DOLAR
Alış: 45.35
Satış: 45.53
EURO
Alış: 52.77
Satış: 52.98
GBP
Alış: 60.48
Satış: 60.93
Kocasının cenaze ateşi daha yeni sönmüşken, dul kadın üç kayınbiraderini yanına aldı
- BÖLÜM 1 Kocası Kemal’in cenazesi toprağa verileli daha birkaç saat olmuştu, ama avluda oturan akrabalar Elif’e öyle bakıyordu ki, sanki en büyük günahı kocasını kaybetmesi değil de onun üç küçük kardeşini yanına almasıydı. İstanbul’un Fatih ilçesindeki eski bir mahallede, dar sokakların arasındaki o gün her evin penceresi yarı aralıktı. Beyaz başörtüsü içinde 25 yaşındaki Elif’in gözleri şişmişti ama sesi taş gibi sakindi. Kocası Kemal, bir inşaat kazasında hayatını kaybetmişti. Geride ne çocuk vardı ne de düzgün bir birikim. Sadece Kemal’in üç küçük kardeşi kalmıştı: Mert, Deniz ve Eren. Üçünün de gözlerinde dünya üzerlerine kapanmış gibi bir korku vardı. Büyük yenge eteğini düzelterek konuştu: “Yavrum, en doğrusu baba evine dönmen. Bu çocuklar senin özün değil.” Bir başkası ekledi: “Gençsin, yeniden evlenirsin. Üç yabancı çocuk için hayatını yakma.” Elif yerde oturan Eren’e baktı. 7 yaşındaki çocuk, abisinin eski saatini sıkı sıkı tutup uyuyakalmıştı. 12 yaşındaki Deniz duvara yaslanmış, sessizdi. 15 yaşındaki Mert ise dişlerini sıkarak her şeyi dinliyordu. Elif çok sakin bir sesle dedi ki: “Eğer onların kimsesi yoksa… artık ben varım.” O cümleyle odadaki hava değişti. Kimileri onu saf dedi, kimileri inatçı. Akraba ziyaretleri o gün kesildi. Baba evinden de “Bu yük seni ezer” mesajı geldi. Mahalle kadınları fısıldaştı: “Bak göreceksiniz, büyüyünce onu unutacaklar.” Elif hiçbirine cevap vermedi. Ertesi sabah Kemal’in fotoğrafının önünde kandil ışığı yakıp çalışmaya başladı. Bir terzinin yanında dikiş dikiyor, geceleri gözleri kapanana kadar çalışıyordu. Akşamları kazandığı parayı üç çocuğun okuluna, kitaplarına, sütüne bölüyordu. Kendisi çoğu zaman sadece ekmekle çay içiyordu ama sofrada onların tabağı eksik olmazdı. Mert derslerinde çok başarılıydı. Elif, gece yarılarına kadar çalışıp onun dershanesini ödüyordu. Deniz hesap kitap işlerinde iyiydi, eski defterlerin arkasına notlar alıyordu. Elif ona hep “Bir gün kendi işini kuracaksın” diyordu. Eren ise hastanelerden korkuyordu ama doktor olmak istiyordu; çünkü babasının cenazesinde ambulans çok geç gelmişti. Elif onlara hiç “iyilik yaptım” demedi. O, mahalleye göre anne değildi ama her şeyiyle anne gibi yaşıyordu. Yıllar geçti. Mert mühendislik okumaya gitti. Deniz ticaret okumaya başladı. Eren tıp fakültesi için başka şehre taşındı. Ev ilk kez tamamen boş kalınca Elif, Kemal’in fotoğrafına bakıp gülümsedi: “Bak Kemal… uçmayı öğrendiler.” Başta telefonlar geldi, sonra azaldı, sonra sadece bayram mesajlarına döndü. En sonunda o da kesildi. Mahalle yeniden konuşmaya başladı: “Demiştik zaten… yabancıydılar.” “Bunca emeğin sonu bu mu?” “Elinde dikiş makinesiyle kalakaldı.” Elif her seferinde kapıyı kapatıp makinesinin başına oturdu. Sonra bir sabah, Mevlid Kandili’nden sonraki gün, Elif avluda kurumuş fesleğen yapraklarını toplarken dışarıdan üç siyah lüks araba sessizce sokağa girdi. Mahalle bir anda sustu. Ve ilk arabanın kapısı açıldığında, Elif’in elindeki dua tepsisi yere düştü. BÖLÜM 2 İlk siyah lüks arabadan inen adam uzun boylu, düzgün duruşlu ve pahalı bir takım elbise giymişti. Ama gözlerinde hâlâ eski bir suçluluğun titremesi vardı. O, Mert’ti. İkinci arabadan Deniz indi. Elinde deri bir evrak çantası vardı; yüzünde başarıya ulaşmış bir adamın soğukkanlılığı, ama dudaklarında bastırılmış bir acı saklıydı. Üçüncü arabadan beyaz önlüklü Eren çıktı. Boynunda stetoskop vardı. Ama gözlerinde yirmi yıl önceki açlık, korku ve Elif’in sevgisine duyduğu özlem yaşıyordu. Elif bir adım geri çekildi. “Siz… siz…” Eren koşarak onun ayaklarının dibine çöktü. “Bize… anne gibi olan Elif abla… bizi affet.” Sokakta nefesler tutuldu. Yıllar önce Elif’e “bencil” diyen, “unutulacaksın” diye fısıldayan insanlar şimdi kapılarının aralığından sessizce bakıyordu. Mert’in sesi kırıldı: “Sizi terk etmedik… Sadece size boş ellerle dönmeye cesaret edemedik.” Elif’in yüzü bembeyaz oldu. “Yani… yirmi yıl boyunca bir kere bile ses yok? Bir bayramda bile mi? Ben size bu kadar yabancı mı oldum?” Deniz başını eğdi: “Hayır… Siz bize o kadar sahiptiniz ki… biz sizin gözünüze eksik, yarım, başarısız hâlimizle bakmaya cesaret edemedik.” Elif kapının eşiğine tutundu. Tüm bedeni titriyordu. Ağlamak istemiyordu ama yirmi yıllık yalnızlık boğazına düğümlenmişti. O sırada Deniz çantasını açtı ve kırmızı bir dosya çıkardı: “Biz sadece gelmeye gelmedik.” Elif dosyaya baktı. Mert yavaşça konuştu: “Arif amcanın, yani Kemal’in… bize bıraktığı arsa vardı ya… herkesin haksız yere el koyduğu… onu geri aldık.” Elif irkildi: “Hangi arsa?” Eren arkasını işaret etti. Sokağın köşesinde işçiler büyük bir örtüyü kaldırıyordu. Elif arkasına baktığı anda… dünya bir anlığına durdu.
- BÖLÜM 3 Eski evin arkasında, bir zamanlar yıkık duvarların, yabani otların ve çöp yığınlarının olduğu yerde artık bambaşka bir ev yükseliyordu. Sarı taş kaplı duvarlar sabah güneşinde parlıyordu. Ahşap kapı yeniydi, girişte küçük bir bahçe yapılmıştı; ortasında bir tulsi yerine küçük bir zeytin fidanı vardı. Kapının üstünde pirinç bir tabela: “Elif Konağı” Elif o ismi görünce dudakları titredi. Bir zamanlar mahallelinin küçümseyerek söylediği o isim, şimdi taş üzerine kazınmış bir saygı gibi parlıyordu. “Bu… ne?” diye zorla sordu. Mert yanına yaklaştı: “Bu sizin eviniz.” Elif başını salladı. “Benim evim… şu eski, damı akan, Kemal’in hatıralarıyla dolu ev.” Deniz elindeki kırmızı dosyayı uzattı: “Eskisi de sizin. Yenisi de sizin. Arsa da artık sizin adınıza. Tüm işlemleri tamamladık.” Elif dosyaya bakmadı. Gözleri üç gence takıldı. Bir zamanlar yağmurda montuyla sarıp sarmaladığı çocuklar, şimdi önünde başarılı ama içinde kırık yetişkinler olarak duruyordu. Eren dizlerinin üstüne çöktü: “Elif abla… tıp fakültesinin son senesinde paramız yetmeyince siz üç gün aç kaldınız. Ben o zaman hasta olduğunuzu sanmıştım. Sonra Mert abi anlattı… bileziğinizi sattığınızı. O gün kendime söz verdim; bir gün size hiç boş kalmayacak bir ev yapacağım.” Elif’in gözlerinden yaşlar aktı: “Bunların hepsini biliyor muydunuz?” Mert başını eğdi: “Her şeyi. Çatı aktığında bizi kuru tarafa yatırır, kendiniz suyun altında kalırdınız. Okula kabul edildiğim gün, yeni aldığınız başörtüsünü bile sattığınızı biliyordum.” Deniz sesi titreyerek ekledi: “İş kurmaya çalıştığımda gece gündüz terzide çalıştığınızı gördüm. Hiç söylemediniz ama ben hep gördüm.” Kalabalıkta duran komşu kadınlardan Ayşe teyze gözlerini sildi. Bir zamanlar Elif’e “hayatını boşa harcıyor” diyen aynı kadın… Elif yavaşça sordu: “Peki neden kayboldunuz? Bir anneye sadece ev mi lazım sanıyorsunuz? Ben sadece sesinizi duymak istiyordum.” Üçü de başını eğdi. Bu soru, bir tokattan daha ağırdı. Mert derin bir nefes aldı: “Yanlış yaptık. Kendimizi hazır hissetmeden dönmek istemedik. Önce borçlar, sonra işler, sonra Eren’in eğitim süreci… Hep ‘biraz daha’ dedik. Ama en büyük hata susmakmış.” Deniz ekledi: “Sizi üzmemek isterken, sizi en çok biz üzdük.” Eren gözyaşlarına boğuldu: “Her bayram kapınıza geldik, arabayı geri çevirdik. Sizi tek başınıza kandil yakarken izledik… ama bir gün size layık olarak döneceğimizi düşündük.” Elif gözlerini kapadı. İçinde iki ses savaş halindeydi: sarılmak isteyen kalbi ve yirmi yıllık boşluğu hatırlayan yarası. O sırada kalabalığın arkasından sert bir ses yükseldi: “Şimdi mi hatırladınız sevgiyi? Para olunca mı anne oldu bu kadın?” Herkes döndü. Kemal’in amcası Hüseyin Bey, bastonuyla öne çıktı. Yıllar önce arsa yüzünden Elif’e zulmeden, kâğıtlarla oynayan adam. Deniz’in bakışı sertleşti: “Bugün gerçekleri konuşacağız.” Hüseyin alay etti: “Hangi gerçek?” Deniz dosyadan belgeler çıkardı: “Bu mahkeme kararı. Arsa Kemal’in hakkıydı. Siz sahte imzalarla üstünüze geçirmeye çalıştınız. 6 yıl süren dava bitti. Mülkiyet artık Elif Hanım’da.” Sokakta bir uğultu koptu. Elif şaşkınlıkla baktı: “Bunu siz mi yaptınız?” Hüseyin geri çekildi: “Aile içi meseleler…” Mert sertleşti: “Eğer aile olsaydı, siz çalmaya kalkmazdınız.” Kalabalık fısıldamaya başladı. Elif’in yıllarca sadece yoksullukla değil, açgözlülükle de savaştığı ortaya çıkıyordu. Eren Elif’in elini tuttu: “Bize öğrettiğiniz şey buydu: haksızlığa susulmaz.” Elif’in gözlerinde ilk kez hem yaş hem gurur vardı. Hüseyin sinirle bağırdı: “Bu kadın sizi büyülemiş!” Eren ayağa kalktı: “Bizi büyüleyen şey sevgi. Kan bağı değil, emek.” Sokak sessizliğe gömüldü. Elif hafifçe başını salladı: “Yeter… evler nefretle kurulmaz.” Eren gözleri dolu dolu baktı: “Bunu sadece siz söyleyebilirsiniz.” Deniz Hüseyin’e döndü: “Bu konu artık mahkeme işi. Ama bugün onun günü.” Hüseyin öfkeyle uzaklaştı. Bu kez arkasından kimse gitmedi. Mert kapıyı açtı. İçeri giren Elif donakaldı. Girişte Kemal’in büyük bir fotoğrafı vardı. Altında bir mum yanıyordu. Yan odada dikiş makineleri, geniş bir çalışma alanı, raflar… ve duvarda üç belge: Mert’in diploması, Deniz’in şirket açılış belgesi, Eren’in tıp kimliği. Ortada ise Elif’in yıllar önceki bir fotoğrafı—üç çocukla birlikte. Elif fısıldadı: “Bu fotoğraf çok eski…” Mert gülümsedi: “Bizim gerçek kimliğimiz bu.” Mutfakta dolu dolaplar, yeni kaplar vardı. Üst katta üç oda… kapılarda isimler: Mert, Deniz, Eren. En büyük oda Elif içindi. “Unutmayın diye,” dedi Deniz, “nereden geldiğimizi.” Elif sakinçe: “Unutmam.” Eren onu küçük bir odaya götürdü. Kapıda yazıyordu: “Elif Terzilik Merkezi” İçeride 12 dikiş makinesi vardı. Elif şaşırdı: “Bu ne?” Eren: “Siz üç çocuğu emekle büyüttünüz. Şimdi mahalledeki kızlar ücretsiz öğrenecek. Masraf bizden. İsim sizden.” Elif’in sesi titredi: “Siz beni ağlatmadan yapamıyor musunuz?” Mert eğildi: “Siz 20 yıl gözyaşınızı sakladınız. Şimdi onları geri veriyoruz.” Dışarıda insanlar kapıya toplanmıştı. Ayşe teyze öne çıktı: “Elif… biz yanlış düşündük. Sen hayatını harcıyorsun sandık. Meğer hayat inşa ediyormuşsun.” Elif sakin bir sesle: “Herkes korkusuyla konuşur. Benim korkum da buydu: bu çocuklar yalnız kalmasın.” Eren diz çöktü. Mert ve Deniz de onunla birlikte. “Biz başımızı eğmiyoruz,” dedi Mert, “sadece teşekkür ediyoruz.” “Her aç gece için,” dedi Deniz. “Her sessiz bayram için,” dedi Eren. Üçü birden: “Ve annemiz olduğunuz için.” Elif artık dayanamadı. Onları sarıldı. O beyaz başörtüsü, yıllar önce çocukları sardığı gibi üç yetişkin adamı sardı. Sokak ağlıyordu. O gece evde ilk kez soba yandı. Elif kendi elleriyle yemek yaptı. Artık yoksulluk yoktu; ama daha önemlisi, yılların sessizliği bitmişti. Ertesi gün mahallede kızlar kursa geldi. Elif dikiş makinesine oturdu ve ilk kez kendisi için değil, başka birinin geleceği için kumaş kesti. Ve bir zamanlar “boşa harcıyor” denilen kadın, artık mahallenin en büyük saygısını kazanmıştı. Birisi sordu: “Elif ne kazandı?” Ayşe teyze cevap verdi: “Para değil… ev değil… ona verilen sevginin geri dönüşünü kazandı.” Elif o gece Kemal’in fotoğrafına baktı ve fısıldadı: “Çocukların geri döndü.” Mum bir an daha parlak yandı. Sanki uzaklardan bir dua kabul olmuş gibi.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Ablanın Ölümü ve Sır Perdesi
-
Kocasından Gelen Gizemli USB Bellek
-
Kocasının cenaze ateşi daha yeni sönmüşken, dul kadın üç kayınbiraderini yanına aldı
-
Ben daha yeni 20 yaşına girmiştim, boyum 1.80 metreydi ve tüm ailem karşı çıksa bile 60 yaşındaki bir kadınla evlenmeye karar vermiştim.
-
66 yaşındaki kadın kadın doğum uzmanına gidip dokuz aylık hamile olduğunu iddia etti
-
Kocamdan gizlice kır evimize gittim, orada ne yaptığını anlamak için. Kapıyı açtım


