DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
Her gün işe giderken yolumun üzerinde oturan evsiz bir adama birkaç lira verirdim
- İlk bayramım — eşimi üç ay önce kanserden kaybetmiş bir dul olarak — sessiz ve öngörülebilir geçmeliydi: kütüphanede çalışmak, akşam boş eve dönmek, ertesi gün aynısını tekrarlamak. Ancak kütüphane kapısının yanındaki bankta her sabah sandviç verdiğim o yaşlı adam, birkaç kelimeyle hayatımı altüst etti. Arife günü bana fısıldadı: “Lütfen bugün eve gitme.” O sözün ardından gelen zarflı mektup, eşimin geçmişine dair sarsıcı bir gerçek ve bana düşen bir sorumluluk, tüm dünyamı değiştirdi. (Kısa özet: Dul bir kadının ilk bayramında banktaki yabancı—bir mektup, bir son istek, bir görev.)
- Ben Zeynep. 35 yaşındayım. Sekiz yıllık evliliğin ardından son iki yıl, kelimelerin acımasızlaştığı bir dönemdi: kemoterapi, tetkikler, hastane koridorları… Sonunda bir sabah eşim uyanmadı. Cenazeden sonra küçük evimiz bir dekor gibiydi; ceketi, ayakkabıları, diş fırçası — her şey geri dönecekmiş gibi duruyordu. Ama borçlar, faturalar ve gerçeğin soğuk boşluğu ortadaydı. Ayakta kalmak için kasaba kütüphanesinde yardımcı görevli olarak çalışmaya başladım. Sessiz bir iş; kitapları rafa diziyor, yazıcı sıkışmalarını açıyor, aralarda ağlamamaya çalışıyordum. Bankta oturan o yaşlı adamı ilk hafta sadece gördüm. Gri saçlı, yün bereli, eskimiş ceketli… Parmaklarında açık eldivenler, önünde katlanmış bir gazete. İkinci hafta cebimde birkaç lira bulunca onu paylaşmak istedim. Sandviç getirdim; o iki eliyle aldı ve “Kendine iyi bak, kızım,” dedi. O küçük ritüelimiz kısa sürede sabahlarıma nüfuz etti. Otobüsten inerken sandviçi ve çayı uzatmak, insanların “çok güçlüsün” laflarından daha teselli ediciydi. Her defasında başını sallardı: “Kendine iyi bak, kızım.” Arife günü soğuktu. Evde bir polar battaniye, termoslu çay, poşete konmuş kurabiyelerle bankın yanına gittim. Adam yine oradaydı; bu kez gazetesi yoktu, omuzları daha düşük, elleri daha titrek. Battaniyeyi dizlerine serdim, termosu uzattım. Başını kaldırdığında yüzündeki ifade beni durdurdu: korku, gerçek bir korku. Sonra söyledi: “Lütfen bugün eve gitme.” İçimden bir şey çöktü. “Adımı sana hiç söylemedim,” dedim. “Beni nereden tanıyorsun?” Yutkundu. “Kız kardeşinin yanında kal. Bu gece evinde uyuma.” dedi. Sözleri anlaşılmaz bir ciddiyet taşıyordu. “Yarın anlatırım,” diye ekledi, “Bunu böyle öğrenmeni istemezdim. Daha çok canını yakar.” O gece kız kardeşimin mahallesine gittim. Kapıyı pijamasıyla açtı; soru sormadan içeri aldı. Neredeyse hiç uyumadan geçen bir gece oldu. Ertesi sabah kütüphaneye döndüm. Bankta o vardı; gazetesi yoktu. “Bana güvendiğin için teşekkür ederim,” dedi. Yanına oturdum; artık anlatacaktı. Adamın anlattıkları başta inanılmazdı. Eşimle ilgili, yıllar öncesine dayanan ayrıntıları bildiğini kanıtladı. Söylediği küçük ayrıntılar — kimsenin bilmediği şeyler — doğruydu. Sonra gerçek açığa çıktı: Eşim yıllar önce dünyaya gelmiş bir çocuğu vardı ve o çocuk artık yalnızdı. Sosyal hizmetler haberdar olmuştu. Banktaki adam, beni o gece evde bırakmamak için oradaydı çünkü bu haberin bana ulaşacağı anı yumuşatmak istemişti. Elime bir zarf verdi. İçinde bir mektup vardı — eşimin el yazısıyla: “Sen benim evimdin. Zamanım yetmedi. Eğer kalbini açabilirsen minnettar olurum. Açamazsan da, seni sevmiş olmaktan pişman değilim.” Mektubu göğsüme bastırdım. Sonra resmi kağıtlar… belgeler. Adamın elindeki belgeler sosyal hizmetlerin notları, çocuğun durumu hakkında raporlar ve — aradığım açıklama: eşimin geçmişiyle ilgili somut bilgiler. O gece bana verdiği tek somut öğüt: Kapı çalarsa aç; yüzleş. Ben de öyle yaptım. Banktaki adam, yıllarca ağır ağır yürüyen biriydi; ama o gece kararlı adımlarla uzaklaştı. Bana adımı, kız kardeşimi, eşimin adını bilmiş olmasının nedeni açıktı: hayatlarda arada sırada beliren bu yabancılar, göründüklerinden daha fazla bağa sahip olabiliyorlardı. Adam beni izlediğini, beni korumak istediğini söyledi. “Sözümü tuttum,” dedi. Bana verdiği mektup ve öğüt, yalnızlığıma bir muhatap, kederime bir köprü koydu. Sonrasında ne yaptım? Önce kapıyı açtım. Konuşmayı seçtim; o çocuğu yok saymadım. “Şimdi eve gidiyorum,” dedim yaşlı adama. “Ve kapı çalındığında açacağım.” Derin bir nefes aldı. “Kendine iyi bak, kızım,” dedi. Bu kez kelimeler içime daha derin işledi. “Deneyeceğim,” dedim. “Ve eğer yapabilirsem… o çocuğa da bakacağım.” Keder hâlâ ağırdı. Ama artık yalnız değildim: bir mektup, bir çocuk ve arife günü sözünü tutan bir yabancı vardı. Banktaki adamın, kütüphane bankına bıraktığı o sessiz ritüel; bana, yasın ortasında bile insan ilişkilerinin ve güvenin hayatta kalma gücünü hatırlattı. Bir yabancının “Lütfen bugün eve gitme” demesi, bir kadının kapısını açması ve bir mektubun getirdiği gerçek, hayatımı değiştirdi.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Yüzünüzdeki kırışıklıkları bu yöntemle sona erdirebilirsiniz
-
GÖREVLİĞE VERDİĞİ DEĞER ÜZDÜ
-
Aileme sürpriz yapmak için eve erken döndüm. Ama bulduğum şey, 9 yaşındaki kızımın ağlayarak yerleri sildiğiydi.
-
Kocam evde yokken kayınpeder bana bir çekiç alıp tuvaletin arkasındaki fayansları kırmamı söyledi
-
Yanlışlıkla kocamın telefonunu aldım ve kayınvalidemden gelen bir aramayı cevapladım.
-
Halam, dedemin ölümünden sonra üç çocuğumla birlikte çiftliği terk etmem için bana 3 gün süre verdi


