DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
Bir baba, sekiz yıl boyunca eşini ve bebeğini kaybettiğine inanmıştı.
- BÖLÜM 1 “Bu çocuk yok, Alparslan. Bu aile için o, doğmadan önce öldü.” Süreyya Demir bunu oğluna, İstanbul Nişantaşı’ndaki görkemli yalısında çay içerken söyler gibi soğukkanlılıkla söylemişti. Yarbay Alparslan Demir, sekiz yıldır aynı hikâyeyi dinliyordu: eşi Elif’in İzmir’de özel bir hastanede doğum sırasında öldüğü ve bebeğin de hayatta kalamadığı. Ama o öğleden sonra, Ege’ye yakın eski bir köydeki kerpiç evin önünde, Alparslan sekiz yaşlarında bir çocuğun kâğıttan uçakla oynadığını gördü. Saçındaki aynı girdap, bakışındaki aynı sertlik ve kaşının üzerindeki küçük yara izi… tıpkı onun çocukluğundaki gibi. Alparslan donup kaldı. Çocuk başını kaldırdı ve askeri üniformayı görünce sanki şeytan görmüş gibi kâğıt uçağı düşürdü. Eve doğru koşarak bağırdı: —Anneanne, yine geldiler! Alparslan’ın göğsü parçalanır gibi oldu. İzinsiz şekilde avluya girdi. Orada, tahta bir sandalyede tespih çeken Fatma Yılmaz’ı gördü. Elif’in annesi… gözleri öfkeyle yanıyordu. —Şimdi mi aklına geldi gelmek? —diye tükürdü— Sekiz yıl sonra, Alparslan. Alparslan konuşmakta zorlandı. —O çocuk… kim o? Fatma Yılmaz acı bir kahkaha attı. —Senin oğlun. Annenin “ölü” dediği çocuk. O anda Emine ortaya çıktı. Demir ailesinin eski hizmetlisi… Elif’in ölümünden sonra ortadan kaybolan kadın. Alparslan’ı görünce dizlerine çöktü, ağlamaya başladı. —Beni affedin komutanım… yapamadım. Anneniz çocuğu yok etmemi emretti. Öğrenirseniz kariyeriniz biter dedi. Alparslan’ın dünyası başına yıkıldı. —Annem mi yaptı bunu? Emine titriyordu. —Süreyya Hanım Elif’in taşralı olduğunu, bu aileye uygun olmadığını söylüyordu. Hastanede Elif öldüğünde size bebeğin de öldüğünü söylediler. Ama doğru değildi. Ben çocuğu gizlice alıp Fatma Hanım’a getirdim. Çocuk kapının eşiğinde duruyor, korkuyla çerçeveyi tutuyordu. —Adı Mert —dedi Fatma Yılmaz—. Ve her üniforma gördüğünde saklanır. Çünkü annenin adamları bizi tehdit etmeye geliyordu. Alparslan bir adım attı ama Mert hızla geri çekildi. —Beni götürmeyin —diye fısıldadı. Alparslan’ın sesi kırıldı. —Ben babanım. Mert başını salladı, ağlayarak: —Benim babam öldü. Bu sözler Alparslan’ı canlı canlı gömdü. Fatma Yılmaz ayağa kalktı ve ona yorgun bir öfkeyle baktı. —Annen sadece Elif’i bizden almadı. Seni de çocuğundan kopardı. Ve sen, tüm madalyalarınla, hiç sormadın. Alparslan başını eğdi. İlk kez üniforması ona ağırlık gibi geldi. O anda Emine, gözyaşları içinde, herkesin duymaktan korktuğu gerçeği söyledi: —Komutanım… Mert tek bebek değildi. Alparslan başını kaldırdı. —Ne dedin? Fatma Yılmaz gözlerini kapattı, sanki o an yeniden yanıyordu.
- —Elif ikiz doğurdu. Sessizlik bir hüküm gibi çöktü. —Diğeri nerede? —diye sordu Alparslan. Emine cevap veremedi. Sadece daha çok ağladı. Ve Alparslan, annesinin yalanının sandığından çok daha derin ve karanlık olduğunu o an anladı. Ve az sonra öğreneceklerine inanmakta zorlanacaktı… BÖLÜM 2 İkinci çocuğun adı Emirhan’dı, ama Demir ailesinde bunu bilen tek bir kişi bile yoktu. Alparslan bütün gece Emine’yi dinledi. Elif, İzmir’deki özel hastaneye erken sancılarla getirilmişti; Alparslan ise o sırada dağlık bölgede bir askerî operasyondaydı. Süreyya Demir, borçlarını bildiği küçük ve gözlerden uzak bir klinik seçmişti. Emine’nin anlattığına göre Elif hemen ölmemişti. Çocuklarını görmek için yalvarmıştı. Sedasyon altındayken, ne olduğunu anlamadan bir kâğıda imza attırılmıştı. Bu kâğıt, sözde tıbbi onam formuydu; gerçekte ise sahte bir velayet feragatiydi. —Anneniz dedi ki —diye fısıldadı Emine— siz büyük soyadı olan bir eşi hak ediyorsunuz. “O çocuklar bir yük” dedi. Alparslan yumruklarını öyle sıktı ki kemikleri sızladı. —Emirhan ne oldu? Emine başını eğdi. —Mert’i karışıklık sayesinde kurtarabildim. Ama diğerini… annenizin adamları aldı. Sonradan İstanbul’da gizli bir çocuk toplama evine verildiğini öğrendim. Alparslan sabahı beklemedi. Eski istihbarat bağlantısı olan arkadaşıyla, Yasin’le iletişime geçti. Saatler içinde sahte kayıtlar, elden nakit ödemeler ve aracılar çözüldü. İz, İstanbul’un kenar mahallelerinden birine, İkitelli tarafındaki hurdalık ve kaçak atık alanına çıktı. Burada çocuklar sokaklarda para toplamaya ve geri dönüşüm çöplerini taşımaya zorlanıyordu. Alparslan oraya vardığında artık üniforma giymiyordu. Siyah bir ceket, şapka ve içinde sessiz bir öfke vardı; onu tanımayan biri için sıradan bir adamdı. Karton, plastik ve duman yığınlarının arasında, kendinden büyük bir çuval taşıyan zayıf bir çocuk gördü. Yüzü kirliydi, dudakları çatlamıştı ve gözleri Mert’inkiyle aynıydı. Alparslan anında bunun oğlu olduğunu anladı. Koca yapılı bir adam çocuğa bağırıyordu: —Hadi Emirhan! Bugünkü payını getirmezsen yemek yok! Çocuk yerdeki bir ekmek parçasını almak için eğildi. Tam yiyecekken adam tekmeyle ekmeği elinden aldı. Alparslan kontrolünü kaybetti. Kavga uzun sürmedi. Yasin polisi çağırırken Alparslan adamları tek tek etkisiz hale getirdi. Polis geldiğinde, oradaki çocuklar ağlıyordu ve Emirhan yerde oturmuş, hayatını değiştiren o yabancı adama bakıyordu. Alparslan diz çökerek çocuğun karşısına geçti. —Emirhan… ben babanım. Çocuk anlamadı. Sanki dünyada tutunabildiği tek şey o ekmek parçasıymış gibi ona sarıldı. —Benim babam yok —diye mırıldandı. Alparslan utanmadan ağladı. —Var. Geç kaldım ama artık gitmeyeceğim. Köye döndüklerinde Alparslan Emirhan’ı kucağında taşıdı. Mert avluda durdu, dondu kaldı. İki çocuk birbirine baktı; sanki kırılmış bir ayna yeniden birleşiyordu. Fatma Yılmaz dizlerinin üzerine çöktü. —Allah’ım… buldun onu… O gece Alparslan Emirhan’ı ılık suyla yıkadı, temiz kıyafetler giydirdi ve bulabildiğiyle yumurta ile ekmek hazırladı. Mert yanında oturuyor, sarılmaya mı korkmalı yoksa yaklaşmalı mı bilemiyordu. Yemek sırasında Emirhan, ekmekleri gizlice göğsüne saklıyordu. Alparslan bunu görünce içi parçalandı. —Burada yemek saklamana gerek yok oğlum. Burada kimse senden almayacak. Emirhan başını eğdi ve ağlamaya başladı. Mert de ağladı. Alparslan ikisini birden sararak sekiz yıllık kaybın, korkunun ve suçluluğun ağırlığını hissetti. Ama huzur uzun sürmedi. Ertesi sabah telefon çaldı. —Alparslan —diye konuştu Süreyya Demir, soğuk bir sesle— gömülmesi gereken şeyleri kurcalayarak hata yaptın. Alparslan cevap vermedi. —Eve dön. O çocukları teslim et. Hâlâ seni kurtarabilirim. Alparslan avluda oynayan çocuklara baktı. —Benim kariyerim, çocuklarımdan daha değerli değil. Süreyya Demir soğuk bir kahkaha attı. —Ben olmasam sen hiçsin. Ordu seni görevden alır, hesapların dondurulur, kimse sana inanmaz. O ismi ben yarattım. Aynı gün resmi bildirim geldi: Alparslan hakkında “usulsüzlük” iddiasıyla soruşturma açılmıştı ve görevden uzaklaştırılmıştı. Dakikalar sonra tüm hesapları bloke edildi. Süreyya Demir tüm gücünü kullanmıştı. O gece birkaç adam Fatma Yılmaz’ın evinin etrafında dolaşmaya başladı. Alparslan onları pencereden gördü. Bunlar sıradan hırsız değildi; çocuklar için gelmişlerdi. Mert ve Emirhan’ı arka odaya aldı ve kapıyı kapattı. —Ne olursa olsun dışarı çıkmayın. Mert titriyordu. —Bizi götürecekler mi? Alparslan çocuğun yüzünü okşadı. —Önce benim üstümden geçmeleri gerekir. Dışarıda ayak sesleri karanlıkta yaklaşırken… Alparslan eline bir sopa aldı. Tam kapıya doğru yürürken bir ses duyuldu: —Emir açık. Çocukları vermezseniz, hepinizi yok edeceğiz. BÖLÜM 3 Alparslan ateş etmedi, bağırmadı. Bekledi. Adamlar avluya girdiğinde, o çoktan ceketinin içine gizlediği ses kayıt cihazını çalıştırmıştı. İçlerinden biri, onu köşeye sıkıştırdığını sanarak fazla konuştu. —Süreyya Demir bu işi bugün bitirmek için yeterince para ödedi. Alparslan gölgeden çıktı. —Tekrar et. Adamın yüzü bembeyaz oldu. Çatışma kısa sürdü. Alparslan, tam o sırada gelen eski istihbarat arkadaşı Yasin’in getirdiği federal ekip sayesinde adamları etkisiz hale getirdi. Yakalananların telefonlarında mesajlar, para transferleri ve Süreyya Demir’in çevresinden gelen doğrudan emirler vardı. Ama Alparslan asıl parçanın eksik olduğunu biliyordu. Aynı gece yarısı Nişantaşı’ndaki yalıya döndü. Bu kez bir evlat gibi değil, delil arayan biri olarak girdi. Çalışma odasında tıbbi dosyalar, hastane ödemeleri, sahte ölüm belgeleri ve Elif’in hiç ulaştırılmamış bir mektubunu buldu. Eli titreyerek okudu. “Alparslan, eğer bunu bir gün okursan, çocuklarımızın onları sevmediğimi sanmasına izin verme. Onları öpmeden benden aldılar.” Alparslan sessizce çöktü. O anda ışık yandı. Süreyya Demir kapıdaydı. Kusursuz, elinde altın tespihiyle. —Ne dramatik bir sahne —dedi—. Elif seni batırırdı. Seni ben kurtardım. Alparslan mektubu kaldırdı. —Onu ölüme bıraktın. —Hayat fedakârlık ister. —Onlar senin torunların. Süreyya Demir gözünü kırpmadı. —Birer engeldi. Bu söz de kayda geçti. Sabah olduğunda deliller Savcılığa ve askerî makamlara ulaştı. Haber ülkeye yayıldı: hayır işleriyle tanınan, güçlü bir iş kadını ve bir yüksek rütbeli subayın annesi; sahte belge düzenleme, yolsuzluk, gizli çocuk kaçakçılığı ve çocukları ortadan kaldırma girişimiyle suçlanıyordu. Yalı polislerle doldu. Dün elini öpen ortaklar şimdi kameralardan kaçıyordu. Süreyya Demir’in koruduğunu sandığı Demir soyadı, kendi elleriyle kirlenmişti. Gözaltına alınırken Süreyya Demir yere bakmadı. Kalabalığın içinde Alparslan’ı aradı. —Bunların hepsini senin için yaptım! —diye bağırdı. Alparslan, Mert ve Emirhan’ın ellerini tutarak cevap verdi: —Hayır. Bunu gururun için yaptın. Süreyya Demir cevap vermek istedi ama yüzü aniden değişti. Yere yığıldı. Hastanede beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı. Hayatta kaldı ama vücudunun yarısı felç kaldı, konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetti. Günler sonra Alparslan onu ziyaret etti. Süreyya Demir yatağında, makineler arasında tavana bakıyordu. Gözlerinde hâlâ öfke vardı. Özür dilemedi. Sadece ona bakıyordu, sanki ihaneti o yapmış gibi. Alparslan o anda bazı insanların aileyi kaybetmeyi bile gururlarını bırakmaya tercih ettiğini anladı. —İntikam için gelmedim —dedi—. Veda etmeye geldim. Çocuklarım senin gölgende büyümeyecek. Süreyya Demir konuşmaya çalıştı ama sadece kırık bir ses çıktı. Alparslan hastaneden arkasına bakmadan çıktı. Aylar sonra adı tamamen temizlendi. Yapılan soruşturma, ona karşı kurulan komplonun kanıtlarını ortaya çıkardı. Orduya onuruyla geri dönmesi teklif edildi, ama Alparslan şart koydu: çocuklarının yanında yaşamak, onları terapilere götürmek ve hiçbir madalyanın aileden daha ağır olmamasını kabul etmek. Mert artık üniforma görünce saklanmıyordu. Emirhan yiyecek saklamayı bırakmıştı. Fatma Yılmaz, bir zamanlar yalnızca dua ve acıyla dolu olan avluda yeniden gülümsemeye başlamıştı. Bir pazar günü Alparslan çocukları köy mezarlığına götürdü. Elif’in mezarının önüne, mor erguvanlar altında çekilmiş üçlü bir fotoğraf bıraktı. —Geç kaldığım için affet —diye fısıldadı— ama sizi buldum. Mert sağ elini tuttu. Emirhan sol elini. —Anne bizi gerçekten seviyor muydu? —diye sordu Mert. Alparslan derin bir nefes aldı. —Sizi görmeden önce bile sevdi. Ve biz de o sevgi boşa gitmesin diye iyi yaşayacağız. Rüzgâr mezarın üzerindeki beyaz çiçekleri hareket ettirdi, sanki biri cevap vermiş gibi. O gün Alparslan anladı ki adalet kaybedileni geri getirmese bile, yalanın hüküm sürmesini engelleyebilir. Ve hiçbir aile, soyadını sevgi sanan birinin gururuyla yok edilmemelidir.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
İmamın Kızı Diye Yıllarca Benimle Alay Ettiler.
-
Kırık kemikleriyle hastane yatağında yatan anne, oğlunun “Bizim tatilimiz daha önemli,” dediğini duyunca sessizce her ay gönderdiği 500 bin lirayı kesti…
-
Bir baba, sekiz yıl boyunca eşini ve bebeğini kaybettiğine inanmıştı.
-
Babayla Nişanlısının Evliliği
-
Üvey anne, eski askerî törende kızını alaycı sözlerle en arka sıraya oturtmuştu
-
Uçakta sade kıyafetli kadını pencere kenarı koltuğundan kaldırmaya çalışan kibirli kaptan.


