Ana Sayfa 29.04.2026 9 Görüntüleme

Patron, çobanı kovdu ve ona sadece hasta, lekeli koyunları verdi…

1 / 2

Patron, çobanı kovdu ve ona sadece hasta, lekeli koyunları verdi… Ama yünlerinin içindeki sırrı bilmiyordu.

Kırbacın çizmeye vurduğu o kuru ve sert ses, sonun geldiğini ilan eden tek işaretti. Ne bir veda ne de bir teşekkür vardı. Sadece, teni kavuran o amansız güneşin altında, gün ortasında verilen buz gibi soğuk bir hüküm yankılanıyordu.

— “Kovuldun Süleyman,” dedi ağa, gözlerinin içine bile bakmadan.

Tam kırk yıl… Süleyman, kendisine ait olmayan sürüleri gütmekle geçen tam kırk yılını vermişti bu topraklara. Güneş doğmadan çok önce uyanılan, kar fırtınalarına, açlığa ve o uçsuz buçsuz yalnızlığa göğüs gerilen kırk yıl… Her şeyin sonu böyle mi olacaktı?

Ama en kötüsü kovulmak değildi. En kötüsü, giderayak verilen o zehirli “hediye” idi.

Ağılın bir köşesinde, geri kalan bembeyaz ve kusursuz sürüden tecrit edilmiş on beş koyun duruyordu. Simsiyah, lekeli, topal; derileri nasırlaşmış ve her yanları yara bere içindeydi.

— “İşte alacağın,” diye tükürdü ağa yere. “Hep bunların bir değeri olduğunu sayıklardın. Madem öyle, al götür hepsini, gözüm görmesin.”

Diğer marabalar bakışlarını kaçırdı. Kimse tek kelime etmeye cesaret edemedi. Çünkü herkes gerçeği biliyordu: Bu koyunlar bir utanç kaynağıydı. Bir zarar hanesi, doğanın bir hatasıydı.

Süleyman yutkunamadı. Boğazı cayır cayır yanıyordu ama öfkeyle karşılık vermedi. Yavaşça o dışlanmış hayvancıklara doğru yürüdü. Hepsini tanıyordu. Tek tek. Gece karanlığında nasıl nefes aldıklarını, hangisinin daha çok topalladığını, hangisinin ayağa kalkmak için bir omuza ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Ağa için onlar sadece çöptü. Onun içinse… Onlar birer candı.

— “Hasta değiller,” diye fısıldadı çatallı bir sesle. “Onlar sandığınızdan çok daha güçlü.”

Ağa kuru ve alaycı bir kahkaha attı:
— “Güç karın doyurmuyor, borç ödemiyor Süleyman. Defol git!”

Ve bu aşağılama yetmezmiş gibi, önüne paslı bir anahtar fırlattı:
— “İşte senin geleceğin. Dikenli Vadi. Kimsenin yaşamak istemediği, hayatta kalmanın bile mucize olduğu o cehennem.”

Çorak, kupkuru ve ıssız bir yerdi orası. Hayallerin gömüldüğü bir mezarlık gibi… Süleyman titreyen elleriyle anahtarları yerden aldı. Yalvarmadı, ağanın önünde diz çökmedi. Ama içinde bir yerlerde, bir şeylerin sessizce paramparça olduğunu hissetti.

Öğle vaktinde çiftliği son kez terk etti. Valizi yoktu; sadece bir avuç tuz ve yılların eskittiği, sayfaları sararmış bir Mushaf vardı heybesinde. Arkasında on beş koyun, zayıf ve acı dolu melemelerle onu takip ediyordu. Yol bitmek bilmiyordu. Hava ciğerleri yakıyor, keskin çakıl taşları hayvanların toynaklarını kanatıyordu. Bir ara en yaşlı koyun yere yığıldı. Süleyman hemen yanına koştu:
— “Hadi… Umut… Hadi kızım,” diye fısıldadı kulağına. Onu kucağına aldı. Vücudu ateş gibi yanıyordu ama çok bitkindi. Onu orada bırakamazdı. Kırk yıl boyunca tek bir canı bile geride bırakmamıştı, şimdi de bırakmayacaktı.

— “Bizi kapı dışarı ettiler…” diye mırıldandı sessiz gözyaşlarıyla. “Ama biz daha kaybolmadık.”

Adım adım ilerledi. Dünyanın reddettiği ne varsa sırtında taşıyarak vadiye ulaştı. Sessizlik korkutucuydu. Ne bir ağaç vardı ne de bir damla su. Sadece keskin kayalar ve kurumuş çalılar… Çatısı olmayan o taş kulübe, onlarla dalga geçer gibi duruyordu karşılarında.

Süleyman yere çöktü. Adaletsizliğin o ağır yükü göğsünü sıkıştırıyordu. “Neden?” diye sordu gökyüzüne doğru. Bir cevap gelmedi; sadece rüzgarın uğultusu yankılandı.

O gece, dondurucu bir ayaz ansızın çöktü. Süleyman, elindeki son bir avuç suyla koyunların yaralarını temizledi. Ölmesinler diye onlara tek tek sarılarak yattı yere. Gece yarısı, karanlığın tam kalbinde, koyunların yünü garip bir tepki vermeye başladı. Önce hafif bir parıltı belirdi, sonra bu parlaklık koyulaştı. O kara liflerin içinde, kimsenin fark etmediği kadim bir sır uyanıyordu.

Ertesi sabah uyandığında ölüm görmeyi bekleyen Süleyman, koyunlarını dimdik ayakta buldu. Ve hayret verici bir şekilde parlıyorlardı! Sıcak metal gibi koyu ve asil bir parlaklıktı bu. Süleyman “Umut”a dokundu ve elini hemen geri çekti.
— “Sıcak… Bu yünler resmen ateş yayıyor!”

Haftalar geçtikçe Süleyman o “yaraların” aslında bir zırh olduğunu keşfetti. Toprağın nadir mineralleri ve hayvanların vücut yağları birleşmiş, onları her türlü dondurucu soğuktan koruyan bir mucizeye dönüşmüştü. O sırada, ağanın o bembeyaz, narin ve “kusursuz” koyunları konaktaki kışa dayanamayıp birer birer can veriyordu. Ağanın kibri, kendi gözleri önünde donuyordu.

Yılların en soğuk gecesinde, Süleyman’ın kapısına karla kaplı bir yabancı yığıldı. Ölümün kıyısındaki bu adamı hemen içeri aldı ve o mucizevi kara yünlerden yaptığı örtülerle sarmaladı. Adam kendine geldiğinde, üzerindeki yünü bir hazineymiş gibi incelemeye başladı. Çantasından çıkardığı büyüteçle liflere baktı ve donup kaldı:
— “Bu dünyadaki en nadide lif! Isıyı bu kadar mükemmel hapseden başka bir madde yok. Bu bir servetten fazlası, bu bir doğa harikası!”

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

1 / 2

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım |
Telefon
WhatsApp