DOLAR
Alış: 45.87
Satış: 46.06
EURO
Alış: 53.37
Satış: 53.59
GBP
Alış: 61.63
Satış: 62.08
51 milyon lira bağış yapmak için bir huzurevine gitmiştim
- Bölüm 1 Arda Yılmaz milyonluk bir servetin sahibiydi. Ama huzurevinin kırık camının yanında, 40 yıldır kayıp olan annesini tekerlekli sandalyede gördüğü gün, elindeki 51 milyon liralık bağış çeki yere düştü. İstanbul’un tanınmış otel zinciri sahiplerinden Arda Yılmaz’a herkes “şanslı adam” derdi. Yedi tane lüks oteli, Boğaz manzaralı modern bir villası, pahalı arabaları ve gazetelere çıkan başarı hikâyeleri vardı. Ama içinde hep kapalı kalan bir boşluk da vardı. Çocukluğundan beri ona anne ve babasının İzmir yolunda geçirdikleri bir trafik kazasında öldüğü söylenmişti. Onu büyüten halası Kader Hanım’dı. Kader Hanım, başörtüsüyle, sakin sesiyle hep aynı şeyi tekrar ederdi: “Eski yaraları kurcalarsan sadece kanar.” O gün Arda aslında sadece bir bağış töreni için oradaydı. Şirketi, ihtiyaç sahibi bir huzurevine bağış yapmaya karar vermişti. Seçilen yer, Ankara’nın dışında eski bir huzureviydi. Duvarlarda rutubet vardı, eski vantilatörler gıcırdayarak dönüyordu, bahçede oturan yaşlılar sanki dünya tarafından yavaş yavaş unutulmuş gibiydi. Huzurevinin yöneticisi, Münevver Hanım, gergin bir gülümsemeyle Arda’yı içeri alıyordu. Kameralar hazırdı, çalışanlar sıraya dizilmişti, çaylar hazırlanmıştı. Ama Arda’nın bakışları bir anda bir köşede oturan yaşlı bir kadına takıldı. Kadın pencerenin yanında oturuyordu. Beyaz, dağınık saçlar… Zayıf bir yüz… Titreyen eller… Ve gözlerinde hâlâ sönmemiş bir ışık. Arda olduğu yerde kaldı. Münevver Hanım, — Beyefendi, buraya geçelim, fotoğraf burada daha iyi çıkar, dedi. Ama Arda sanki duymadı. Yavaşça kadının yanına gitti, önünde eğildi. Göğsünde garip bir ağırlık vardı. Nedenini bilmiyordu ama bu yüz, içinde çok eski bir kapıyı aralıyordu. Yaşlı kadın başını kaldırdı. Birkaç saniye Arda’ya baktı. Sonra titreyen eliyle onun yanağına dokundu. Arda donup kaldı. Bu dokunuş yabancı değildi. Sanki ateşli bir gecede alnına konan serin bir bez gibi… Sanki çocukken saçlarını okşayan bir el gibi… Kadının dudakları kıpırdadı. — Arda… Arda’nın nefesi kesildi. — Ne dediniz? Münevver Hanım hemen araya girdi: — Beyefendi, bu Şenay Hanım. Bazen böyle isimler sayıklar. Hiç kimsesi yok, yıllardır burada. Ama Arda gözlerini kadından ayıramıyordu. — Bana Arda dedi. Münevver Hanım huzursuz oldu: — Tesadüf olmalı. Ama kadın ağlıyordu artık. Parmakları Arda’nın yüzünden kayıp kravatına tutundu. — Oğlum… benim küçük Arda’m… Bu sözlerle Arda’nın bedeni titredi. Dünyada ona çocukken “Arda” diye seslenen tek bir kişi vardı… Ama halası bunun sadece hayal olduğunu söylemişti hep. Arda kadının ellerini tuttu. — Beni tanıyor musunuz? Benim adım ne? Kadın kaşlarını çattı, hatırlamak sanki acı veriyordu. Sonra fısıldadı: — Arda… benim Kemal’imin oğlu… Kemal. Arda’nın babasının adı. Münevver Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Kameraman kaydı durdurdu. Bahçedeki yaşlılar da onlara bakıyordu. Arda ayağa kalktı. Artık bir iş adamı gibi değil, korkmuş bir çocuk gibi konuşuyordu: — Bana bu kadının bütün kayıtlarını getirin. Hemen. Kim bırakmış buraya? Ne zaman? Münevver Hanım kekelemeye başladı: — Eski dosyalar çok yıprandı… Yıllar önce su basmıştı, çoğu zarar gördü… — Ne kaldıysa getirin! Onu küçük bir odaya götürdüler. Eski bir dolaptan sararmış bir dosya çıkarıldı. Arda dosyayı açtı. İlk sayfada yazıyordu: “Şenay Yılmaz. Kabul edildiğinde yaşı: 36. Tanı: Travma sonrası hafıza kaybı, eski kafa yaralanması. Sorumlu yakını: Kader Yılmaz.” Arda’nın gözleri karardı. Kader. Onu büyüten hala. Dosyanın devamında doktor notu vardı: “Hastanın sürekli olarak ‘Oğlumu benden aldılar’ dediği gözlemlendi.” Arda masaya tutundu. — Hayır… bu olamaz… Tam o sırada dışarıdan Şenay Hanım’ın zayıf sesi duyuldu: — Kader demişti… benden korkacaksın diye… Arda irkildi. Hemen dışarı koştu. Gözleri doluydu. — Anne… eğer benim annemsen… seni buradan götüreceğim. Ama önce gerçeği bilmeliyim. Şenay Hanım onun elini sımsıkı tuttu ve tek bir kelime söyledi: — Sandık… Arda eğildi. — Hangi sandık? Kadının gözlerine korku yerleşti. — Kader’in… mavi sandığı… içinde benim kanım saklı…👉 GERİ KALANINI YORUMLARDA OKUYUN 👇 Bölüm 2: Arda aynı akşam İstanbul’a döndü ve doğruca Kader Hanım’ın eski evine gitti. Kader Hanım’ın ölümünün üzerinden üç yıl geçmişti ama evde hâlâ tütsü, eski ahşap ve yalanların karışık kokusu vardı. Çocukken burası ona güvenli gelirdi; şimdi ise her duvar bir hapishane gibiydi. Kapıcıdan anahtarı aldı ve doğrudan Kader Hanım’ın odasına girdi. Dolapları, çekmeceleri, eski sandıkları, hatta yer döşemesinin altındaki küçük boşlukları bile tek tek aradı. En sonunda yatağın altında demirden yapılmış mavi bir sandık buldu. Kilidi paslanmıştı. Arda bir çekiçle kilidi kırdı. Kapak açılır açılmaz eski mektupların kokusu yayıldı. Onlarca mektup kırmızı bir kurdeleyle bağlanmıştı. İlk mektubun üzerinde şu yazıyordu: “Oğlum Arda’ya, Kader’in onu görmeme izin verdiği gün için…” Arda’nın parmakları uyuştu. Okumaya başladı. Şenay Hanım yazmıştı… Kazadan sonra dört ay hastanede kaldığını, başındaki darbe yüzünden hafızasının gelip gittiğini ama oğlunu hiç unutmadığını anlatıyordu. Kader’e defalarca yalvarmıştı—sadece bir kez, uzaktan da olsa Arda’yı görmesine izin vermesi için… İkinci mektupta gerçek daha karanlıktı. Kemal Yılmaz’ın ölümü bir kaza değildi. Kemal, Kader’in otel şirketinden para kaçırdığını ve bu paraları sevgilisi Mehmet Kaplan’ın hesabına aktardığını öğrenmişti. Evde büyük bir kavga çıkmıştı. O gece Kemal’in arabası uçurumdan yuvarlanmıştı. Şenay hayatta kalmıştı. Ama Kader, doktora para vererek onu “akli dengesi bozuk” ilan ettirmiş ve Arda’yı kendi yanına almıştı. Arda mektupları okudukça içinde 40 yıllık karanlık alevlenmeye başladı. Bir mektupta Şenay Hanım, Arda’nın okulunun önüne gittiğini yazıyordu. Demir çitin arkasından onu izlediğini… Ama Kader’in onu “deli kadın” diye bağırarak kovduğunu… Arda o günü hatırladı. Bulanık bir yüz… demir parmaklıklar… ağlayan bir kadın… ve halasının sert sesi: — Oraya bakma, o deli! Şimdi her yalan gerçek yüzünü göstermişti. Sandığın dibinde eski bir fotoğraf da vardı. 5 yaşındaki Arda annesinin kucağındaydı. Arkada Kemal gülümsüyordu. Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu: “Oğlum asla unutmasın, annesi onu bırakıp gitmedi.” Arda hıçkıra hıçkıra ağladı. Ama o gözyaşlarının içinde bir karar da netleşti. Sonraki 48 saat içinde avukatlar, özel dedektifler ve emekli polislerle iletişime geçti. Mehmet Kaplan hâlâ hayattaydı ve İzmir’de sahte bir kimlikle yaşıyordu. Kader’in banka hareketleri, eski doktorun aldığı paralar, huzurevine yapılan ödemeler… Hepsi birer birer ortaya çıkmaya başladı. Üçüncü gün Arda yeniden huzurevine gittiğinde, annesine gerçeği anlatmaktan korkuyordu. Ama Şenay Hanım yüzüne bakar bakmaz her şeyi anlamıştı. O akşam huzurevinin dışında iki yabancı adam belirdi. Onlar Mehmet Kaplan’ın adamlarıydı. Dosyanın yeniden açıldığını öğrenmişlerdi. Gece çöktüğünde huzurevinin elektrikleri kesildi. Ve o iki adam içeri girdi. Amaçları Şenay Hanım’ı sessizce kaçırmaktı… gerçeği bir kez daha yok etmek için. Ama bu kez Arda çocuk değildi. Önceden güvenlik önlemlerini almıştı. İtiş kakış başladı. Camlar kırıldı. Bir güvenlik görevlisi yaralandı. Şenay Hanım korkudan titriyordu. Ama Arda tekerlekli sandalyenin önünde durdu. Kimsenin ona dokunmasına izin vermedi. Yakalanan adamlardan biri, polise her şeyi itiraf etti: Onları Mehmet Kaplan göndermişti… ve 40 yıl önce Kader’le birlikte arabanın frenlerini kestiren de oydu. Arda, artık en büyük gerçeğe ulaştığını sandı. Ama asıl darbe henüz gelmemişti. Polis sorgusunda Mehmet Kaplan şunu söyledi: Kader, Arda’yı sevdiği için büyütmemişti. Kemal’in tüm serveti Arda’nın üzerine kayıtlıydı. Ve onun vasisi olarak tüm imparatorluğu kontrol edebilirdi. Arda’nın ayaklarının altındaki zemin kaydı. Annesi sandığı kişi… Onun çocukluğunu çalan kişiydi.
- Bölüm 3: Gerçek mahkemeye taşındığında, bütün ülke sarsıldı. Gazetelerde şu başlık yer aldı: Ünlü bir otel zinciri sahibinin annesi, 40 yıl boyunca hayatta olmasına rağmen “ölü” ilan edilmişti. Kader Hanım artık hayatta değildi, ama onun adına kurulan vakıflar, aldığı ödüller ve yaptığı bağışların parıltısı bir anda yok oldu. Mehmet Kaplan yaşlanmıştı ama hâlâ kurnazdı. Yine de eski banka kayıtları, doktorun notları, huzurevi dosyaları ve o mektuplar onun kaçmasını imkânsız hâle getirdi. Arda mahkemede hiçbir gösteri yapmadı. Sadece annesinin tekerlekli sandalyesini tuttu ve sakin bir şekilde şunu söyledi: “Ben intikam istemiyorum… Ben kimliğini geri istiyorum. Bu dünya annemi ‘deli, kimsesiz ve sahipsiz’ olarak yazdı. Artık onun adı ‘Şenay Kemal Yılmaz’ olarak anılsın.” Şenay Hanım bazen her şeyi anlıyordu, bazen ise hafızasının sisinde kayboluyordu. Ama hâkimin haklarını iade ettiği gün, başını kaldırıp Arda’ya baktı ve çok hafif bir gülümseme gösterdi. O gülümsemede 40 yıllık bir esaretin kırılışı vardı. Arda annesini İstanbul’daki Boğaz manzaralı evine götürdü. Ama ilk gece bir şey fark etti—annesi lüks odalardan değil, karanlıktan korkuyordu. Onun odasının penceresini büyüttürdü. Beyaz tül perdeler taktırdı. Küçük bir saksıya fesleğen koydu. Ve eski bir radyo buldu—içinde Türk sanat müziği çalan… Doktorlar, hemşireler, fizyoterapistler hep yanındaydı. Ama Şenay Hanım en çok, Arda yanında oturup sütlaç yerken mutlu oluyordu. Çünkü hatırlıyordu… Küçük Arda’nın, sıcak sütlacı üfleyerek yediği o anları. Bir gece, Şenay Hanım onun saçlarını okşarken şöyle dedi: “Ben kaybolmadım… sadece yolumu kaybettim.” O an Arda, içindeki öfkenin ilk kez hafiflediğini hissetti. Kader’in çaldığı yıllar geri gelmeyecekti. Ama geriye kalan şey, her şeyden daha değerliydi. Arda, Ankara dışındaki o eski huzurevini satın aldı. Rutubetli duvarlar yıkıldı. Yeni odalar yapıldı. Her yaşlının gerçek kimliğini bulmak için özel bir ekip kuruldu. Ve giriş kapısına büyük harflerle şu isim yazıldı: “Şenay Evi” Açılış günü hiçbir siyasetçi çağrılmadı. Kurdeleyi Arda değil, annesi kesti. Şenay Hanım’ın elleri titriyordu, bu yüzden Arda onun elini tuttu. Oradaki yaşlılar alkışladığında Şenay Hanım’ın gözleri doldu. Ama o kalabalığa değil… Sadece oğluna baktı. O akşam yağmur yağıyordu. Arda annesini verandaya çıkardı. Yağmur damlalarının sesi arasında Şenay Hanım onun gömlek yakasını düzeltti. Sanki yeniden 5 yaşındaydı. Ve fısıldadı: “Eğer seni yine kaybedersem… seni 40 yıl daha ararım.” Arda annesinin elini alnına koydu. O an anladı— Yedi otel, lüks arabalar, büyük evler, milyonlar… Hepsi küçüktü. Asıl servet… Kırık camlı bir huzurevinde, bir tekerlekli sandalyede oturup 40 yıl boyunca onun adını fısıldayan o kadındı.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Her Şeyini Kaybettiğinde Karısı Onu Terk Etti
-
Kocam eve gururla geldi. Maaşının tamamını annesine verdiğini ve ona bir daire kiraladığını söyledi
-
Nişanlım evlenmeden önce birlikte sağlık testi yaptırmamızı istedi.
-
Ben daha yeni 20 yaşına girmiştim, boyum 1.80 metreydi ve tüm ailem karşı çıksa bile 60 yaşındaki bir kadınla evlenmeye karar vermiştim.
-
51 milyon lira bağış yapmak için bir huzurevine gitmiştim
-
Kocam, terfi gecemden önce şampuanıma tüy dökücü bir madde koymuştu


