DOLAR
Alış: 45.41
Satış: 45.59
EURO
Alış: 52.84
Satış: 53.05
GBP
Alış: 60.58
Satış: 61.03
Miras, İhanet ve Avukatın Planı
- “Eşyalarını topla, taşıyıcı anne… bu ev hiçbir zaman senin olmadı.” İmam henüz kocamın tabutunun başında dualarını bitirmemişken, Mukaddes Hanım’ın sesi Polatlı Merkez Camii’nin duvarlarında yankılandı. Bir elim sekiz aylık hamile karnımın üzerinde, diğer elim ise evlilik günümüzde avucuma bıraktığı gümüş cevşene sıkı sıkıya sarılmış halde, Kenan’ın tabutunun önünde duruyordum. Bolu tüneli yolundaki o kazadan beri sadece dört gün geçmişti. İncek’teki evimizin kapısını çalan bir polis memurunun, bana Kenan’ın arabasının uçuruma yuvarlandığını söylemesinden beri topu topu dört gün… Kenan Mertoğlu sıradan bir adam değildi. Türkiye’nin en güçlü teknoloji şirketlerinden birinin sahibiydi. Dergilerde boy gösterir, büyük panellerde konuşur, bankalar ve hastanelerle milyon dolarlık anlaşmalar imzalardı. Ama benim için o, gece yarısı saat ikide yalın ayak mutfağa sızıp tatlı çörek arayan ve doğmamış bebeğimizle, sanki çocuk ona hemen cevap verebilecekmiş gibi konuşan adamdı. Kayınvalidem Mukaddes Hanım, beni hiçbir zaman hazmedememişti. Onun gözünde ben hep “sıradan bir devlet okulu öğretmeni”, bir şekilde köklü bir soyadına sahip bu aileye sızmayı başarmış Bağcılar varoşlarından gelen o kızdım. Küçük kızı Feride de bana tıpkı annesi gibi davranırdı. Her aile yemeği, şık sözlerin altına gizlenmiş sessiz birer aşağılamaya dönüşürdü: Elbisem “fazla rüküştü”, şivem “fazla taşralıydı” ve umuyorlardı ki bebek “Mertoğlu ailesine benzerdi.” Fakat Kenan hayattayken, hiç kimse bana dokunmaya cesaret edemezdi. Şimdi ise beyaz zambaklarla kaplı koyu renkli ahşap bir tabutun içinde yatıyordu ve onlar, sanki cenazede değil de başka bir iş toplantısındaymış gibi gülümsüyorlardı. Mukaddes Hanım elinde sarı bir zarfla bana doğru yürüdü. Topuklu ayakkabılarının mermer zemine vuran sesleri keskin ve keskindi.
- “Eşyalarını topla, taşıyıcı anne… bu ev hiçbir zaman senin olmadı.” İmam henüz kocamın tabutunun başında dualarını bitirmemişken, Mukaddes Hanım’ın sesi Polatlı Merkez Camii’nin duvarlarında yankılandı. Bir elim sekiz aylık hamile karnımın üzerinde, diğer elim ise evlilik günümüzde avucuma bıraktığı gümüş cevşene sıkı sıkıya sarılmış halde, Kenan’ın tabutunun önünde duruyordum. Bolu tüneli yolundaki o kazadan beri sadece dört gün geçmişti. İncek’teki evimizin kapısını çalan bir polis memurunun, bana Kenan’ın arabasının uçuruma yuvarlandığını söylemesinden beri topu topu dört gün… Kenan Mertoğlu sıradan bir adam değildi. Türkiye’nin en güçlü teknoloji şirketlerinden birinin sahibiydi. Dergilerde boy gösterir, büyük panellerde konuşur, bankalar ve hastanelerle milyon dolarlık anlaşmalar imzalardı. Ama benim için o, gece yarısı saat ikide yalın ayak mutfağa sızıp tatlı çörek arayan ve doğmamış bebeğimizle, sanki çocuk ona hemen cevap verebilecekmiş gibi konuşan adamdı. Kayınvalidem Mukaddes Hanım, beni hiçbir zaman hazmedememişti. Onun gözünde ben hep “sıradan bir devlet okulu öğretmeni”, bir şekilde köklü bir soyadına sahip bu aileye sızmayı başarmış Bağcılar varoşlarından gelen o kızdım. Küçük kızı Feride de bana tıpkı annesi gibi davranırdı. Her aile yemeği, şık sözlerin altına gizlenmiş sessiz birer aşağılamaya dönüşürdü: Elbisem “fazla rüküştü”, şivem “fazla taşralıydı” ve umuyorlardı ki bebek “Mertoğlu ailesine benzerdi.” Fakat Kenan hayattayken, hiç kimse bana dokunmaya cesaret edemezdi. Şimdi ise beyaz zambaklarla kaplı koyu renkli ahşap bir tabutun içinde yatıyordu ve onlar, sanki cenazede değil de başka bir iş toplantısındaymış gibi gülümsüyorlardı. Mukaddes Hanım elinde sarı bir zarfla bana doğru yürüdü. Topuklu ayakkabılarının mermer zemine vuran sesleri keskin ve keskindi. “İşte gerçek burada,” dedi, herkesin gözü önünde birkaç parça kağıdı havaya kaldırarak. “DNA testi. O çocuk oğlumdan değil.” Bir an için nefesimin kesildiğini hissettim. Kalabalık bir anda fısıldaşmaya başladı. İş insanları, bürokratlar, akrabalar, şirketin en güvenilir çalışanları… Herkes sanki bir suç işlemişim gibi yüzünü bana çevirdi. “Bu bir yalan,” diyebildim zorlukla, ama sesim paramparça çıkmıştı. Mukaddes Hanım hafifçe güldü. “Oğlum öldü ama aptal değildi. Senin ne mal olduğunu zaten biliyorduk. Fırsatçı. Onu başka bir adamın çocuğuyla kapana kıstırmaya çalışan bir hiç kimse.” Feride yaklaştı. Ben daha ne olduğunu anlamadan sol elimi kavradı. Tırnakları etime battı. “Ve bu da sana ait değil.” Alyansımı parmağımdan öyle bir hırsla çekti ki, parmağımı soydu. Yüzük, adeta kazanılmış bir ganimet gibi avucunun içine düştü. “Şu haline bir bak,” dedi Feride yüzüğü herkese göstererek. “Dul, beş parasız ve piç bir çocukla hamile.” Bacaklarım titredi. Karnımdaki oğlumun hareket ettiğini hissettim; sanki o da bu acımasızlığı duyabiliyordu. Mukaddes Hanım o sahte kağıtları Kenan’ın tabutunun üzerine bıraktı ve bana doğru eğildi. “Bugün o evden gidiyorsun. Hesaplar donduruldu. Arabalar, mülkler, şirket… Her şey asıl sahibine, yani gerçek ailesine geri dönüyor.” Bu kabustan uyanabilmek için dua ederek tabuta baka kaldım. Kenan, evden çıkmadan önceki son sabahında bana garip bir şey söylemişti: “Ne olursa olsun, Ahmet’e güven. Ben her şeyi çoktan hallettim.” Ahmet onun avukatıydı. Fakat Ahmet ortalıkta yoktu. Mukaddes Hanım elini kaldırdı ve iki güvenlik görevlisine işaret etti. “Daha fazla tiyatro oynamadan çıkarın şunu dışarı.” Tam o esnada caminin devasa kapıları büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Ses o kadar şiddetliydi ki herkes buz kesti. Gri takım elbiseli bir adam avlunun ortasından içeri doğru yürüdü. Bu, Kenan’ın avukatı Ahmet Salih’ti. Arkasından gelen iki kişi ellerinde siyah evrak çantaları ve taşınabilir bir ekran taşıyordu. Sesi sert ve buz gibiydi. “Sayın Kenan Mertoğlu’nun kesin talimatıdır; bu video izlenmeden hiçbir defin işlemi gerçekleşmeyecek.” Mukaddes Hanım, bunun oğluna yapılan bir saygı duruşu olduğunu düşünerek kibirle gülümsedi. Fakat kocamın yüzü ekranda belirdiğinde ve o ilk cümleyi kurduğunda, kayınvalidemin yüzü bembeyaz oldu. Birkaç saniye sonra yaşanacaklara kendim bile inanamıyordum. 2. BÖLÜM Kenan’ın görüntüsü minberin önündeki ekranı kapladı. Bu normal bir veda videosu değildi. Ne hüzünlü bir müzik, ne aile fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisi, ne de duygusal anılar vardı. Kenan ofisindeki koltuğunda oturuyordu; üzerinde, ölümünden iki gün önce giydiği o mavi gömlek vardı. Yüzü yorgun, gözlerinin altı çökmüş görünüyordu ama bakışları son derece netti. “Eğer bu videoyu izliyorsanız,” dedi, “kendi cenazeme canlı olarak yetişememişim demektir.” Caminin avlusuna ağır bir sessizlik çöktü. Bir elimle ağzımı kapattım. Onu hem bu kadar yakın hem de bir o kadar erişilmez görmek içimde bir yerleri paramparça etti. Kayıtta Kenan derin bir nefes aldı. “Öncelikle eşim Meryem’e seslenmek istiyorum. Aşkım, sana her şeyi anlatmadığım için beni affet. Seni korkutmak istemedim. Ama haftalardır bir şeylerin ters gittiğini biliyordum.” Mukaddes Hanım dudaklarını sıktı. Feride’nin yüzündeki o alaycı gülümseme tamamen kayboldu. “Oğlumuz benden,” diye devam etti Kenan. “Üç farklı laboratuvardan alınmış, yasal velayeti onaylanmış ve noter huzurunda imzalanmış üç ayrı babalık testim var.” Ekranda mühürlü belgeler, tarihler ve imzalar belirdi. Mukaddes Hanım’ın tabutun üzerine fırlattığı o test, tam olarak neyse o şekilde ifşa oldu: Bir sahtekarlık. Cami cemaati öfkeyle mırıldanmaya başladı. Mukaddes Hanım sesini yükseltti. “Bu sahte olabilir! Bu bir oyun!” Ahmet yerinden kımıldamadı. “Video devam ediyor.” Kenan doğrudan kameraya baktı. “Oğluma soyadımı, mal varlığımı ve çalışarak tırnaklarımla kazandığım her bir şirket hissesini bırakıyorum. Her şey Meryem’in ve bebeğin adına açılmış, iptal edilemez bir fona aktarılarak güvence altına alındı. Hiç kimse dokunamaz. Ne annem, ne kız kardeşim, ne de parayla satın almayı başardıkları herhangi bir ortak.” Feride, canını yakmış gibi alyansımı birden bıraktı. Yüzük yere düşerken hafif bir ses çıkardı ama o caminin içinde bu ses adeta bir gök gürültüsü gibi çınladı. Eğilemiyordum. Bacaklarım hareket etmeyi reddediyordu. Sonra Kenan, odadaki tüm havayı değiştiren o sözleri söyledi. “Ama bu videoyu çekmemin asıl sebebi para değil.” Ekran değişti. Banka havaleleri belirdi. Mesaj dökümleri. Ankara’daki bir kumarhanede gizlice çekilmiş buluşma fotoğrafları. Sahte imzalı sözleşmeler. “Anne, Feride… Lösemili çocuklar yararına kurduğum vakıftan iki yıldır para kaçırıyorsunuz. Kumar borçları, seyahatler, mücevherler ve siyasi torpiller için kullanılan otuz sekiz milyon lira.” Cami avlusu şoke edici fısıltılarla çalkalandı. Yaşlı bir kadın kelime-i şehadet getirdi. Bir iş insanı telefonunu çıkardı. Birisi yüksek sesle, “Yazıklar olsun,” dedi. Mukaddes Hanım bir adım geri çekildi. “Bu bir yalan! Oğlumun akıl sağlığı yerinde değildi!” Kenan sakin ve merhametsizce devam etti. “Hayır, anne. Akıl sağlığı yerinde olmayan ben değildim. Sadece, sizin ne kadar ileri gidebileceğinizi çok geç fark ettim.” Bütün vücudumdan bir ürperti geçti. Ahmet eliyle işaret etti. Onunla birlikte içeri giren kişilerden biri caminin kapılarını içeriden kilitledi. Mukaddes Hanım bunu hemen fark etti. “Kapıları neden kapatıyorlar? Bu ne anlama geliyor?” Kimse cevap vermedi. Ekran şimdi İncek’teki evimizin garajından alınmış bir gece kaydını gösteriyordu. Köşede tarih belirdi: Kazadan üç gün önce. Görüntü siyah beyazdı ama her şey net bir şekilde seçiliyordu. Koyu renk mantolu, eldivenli ve elinde büyük bir çanta taşıyan bir kadın garaja giriyordu. Doğrudan Kenan’ın arabasına doğru yürüdü. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kadın aracın yanına çömeldi. Feride sessizce ağlamaya başladı. “Hayır…” diye fısıldadı. Mukaddes Hanım aniden ona doğru döndü. “Kes sesini!” Ama artık çok geçti. Ekrandaki kadın, varlığından haberdar olmadığı bir kameraya doğru yüzünü kaldırdı. Bu Mukaddes Hanım’dı. Kenan ekranda yeniden belirdi. “Fren pedalının altında bir sıvı fark ettiğim için arabamı kontrol ettirmiştim. İlk başta mekanik bir sorun olduğunu düşündüm. Sonra birinin sisteme müdahale ettiğini keşfettim. O gece eve ekstra kameralar yerleştirdim.” Ayağımın altındaki zemin kayıp gidiyor gibiydi. Kocam bir kazada ölmemişti. Kayıttaki Kenan zorlukla yutkundu. “Eğer ölürsem, bu yol yüzünden olmayacak. Birileri benim hayatımın, bir mirastan daha değersiz olduğuna karar verdiği için olacak.” Mukaddes Hanım çığlık attı. “Kapatın şunu!” Ama Ahmet elini kaldırarak son derece ciddi bir ses tonuyla konuştu. “Henüz bitmedi, son bir bölüm daha var.” Ekran yeniden aydınlandı ve Kenan, camideki imamın bile gözlerini yere indirmesine neden olan o cümleyi kurdu. “Ve şimdi herkes, öz annemin benim ölüm emrimi verdiği o telefon konuşmasını dinleyecek.” 3. BÖLÜM Ses kaydı, bir masanın üzerine bırakılan telefonun çıkardığı hafif metalik bir sesle başladı. Ardından Mukaddes Hanım’ın sesi camiyi doldurdu. “Kaza süsü verilmesi şart. Hata istemiyorum. Oğlum vasiyetini değiştirdi, o kadının bize ait olanları almasına izin veremem.” Bütün cami buz kesti. Sonra bir adamın sesi cevap verdi. “Eğer yolda yaparsak kimse çok fazla incelemez. Ama bu bize daha pahalıya patlar.” Mukaddes Hanım hiç tereddüt etmeden karşılık verdi. “Ne kadar gerekiyorsa ödeyin. Kenan bir kez öldü mü, her şeyi zaten geri alacağım.” Dizlerimin bağı çözüldü. Ahmet düşmeden önce beni yakaladı. İçimden bir parça çığlık atmak istiyordu. Diğer bir parçam ise Kenan’ın tabutuna koşup, onun tek başına taşıdığı bu korkuyu göremediğim için ondan af dilemek istiyordu. Mukaddes Hanım kafasını iki yana sallamaya başladı. “Bu ben değilim. Bu ben değilim. Bu montaj!” Tam o sırada Ahmet ile birlikte içeri giren iki kişi resmi kimliklerini çıkardılar. “Mukaddes Mertoğlu,” dedi içlerinden biri, “tasarlayarak adam öldürme, nitelikli dolandırıcılık, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve zimmete para geçirme suçlarından tutuklusunuz.” Kelepçelerin kadının bileklerinde kapanırken çıkardığı ses keskin ve geri dönülemezdi. Feride dizlerinin üzerine çöktü. “Annem beni zorladı,” diye ağladı. “Ben sadece birkaç kağıt imzaladım. Kenan’ı öldüreceğini bilmiyordum.” Mukaddes Hanım kızına nefretle baktı. “Beceriksiz. Her zaman beceriksizdin.” Bu cümle, onun o şık ve saygın imajının son parçasını da yerle bir etti. Yıllarca bana paranın peşindeki fırsatçı, sonradan görme ve aileye sürülmüş bir leke diyen kadın, şimdi etkilemek için kıvrandığı herkesin gözü önünde polisler tarafından götürülüyordu. Yanımdan geçerken hala havayı zehirlemeye çalıştı. “O çocuk bunların hiçbirinin sefasını süremeyecek. Duyuyor musun beni? Tek bir kuruşunu bile!” Derin bir nefes aldım. Dikkatlice eğildim, yerdeki alyansımı aldım ve sızlayan parmağıma geri taktım. Canım yandı ama yüzüğü bırakmadım. “Oğlum, babasının sevgisiyle büyüyecek,” dedim ona. “Ve babaannesinin gerçek yüzünü bilerek.” Mukaddes Hanım hayatında ilk kez verecek bir cevap bulamadı. Aylar sonra, Ankara’da yağmurlu bir sabahta oğlum dünyaya geldi. Ona babasının adını, Kenan ismini verdim. Hemşireler onu göğsüme yatırdığında, daha önce hiç ağlamadığım gibi ağladım; cenazede bile böyle ağlamamıştım. Bu sadece bir yas değildi. Bu bir rahatlamaydı. Öfkenin vücudumu terk edişiydi. Kocamın sevgisinin, bizi korumak için ölümü bile aşıp geldiğinin kesinliğiydi. Mukaddes Hanım hüküm giydi. Feride, ceza indirimi karşılığında annesinin aleyhine tanıklık yapmayı kabul etti ama her şeyini kaybetti: Parasını, arkadaşlarını, nüfuzunu ve bir zamanlar silah gibi kullandığı o aile soyadını. Vaktiyle onu bağrına basan aynı yüksek sosyete, şimdi kapılarını yüzüne kapattı. Şirketin başında hırsım yüzünden kalmadım. Kenan orayı bir amaç uğruna kurduğu için kaldım. Ahmet’in yardımıyla hesapları temizledik, vakıf için kaçırılan paraları geri aldık ve devlet hastanelerindeki hasta çocukları desteklemek amacıyla yeni bir program başlattık. Atılan her imza, yapılan her toplantı, alınan her karar sessiz bir söz taşıyordu: Bir ailenin açgözlülüğü, bizim hikayemizin sonu olmayacaktı. Beş yıl sonra, oğlumu babasının yattığı mezarlığa götürdüm. Elimi tutuyordu ve elinde bir buket beyaz çiçek vardı. “Babam cesur bir adam mıydı?” diye sordu bana. Mezar taşına baktım ve gözyaşlarımın arasından gülümsedim. “Çok cesurdu. Ama her şeyden çok, seni çok sevdi.” Oğlum çiçekleri mezarın üzerine bıraktı ve küçük elini mermere koydu. “Bize sahip çıktığın için teşekkür ederim, baba,” diye fısıldadı. Rüzgar ağaçların arasından hafifçe esti, adeta bir cevap gibi. O gün, hiçbir mirasın asla satın alamayacağı bir şeyi anladım. Bazı insanlar para için yakıp yıkardı ama bazı sevgiler vardı ki, ölümden sonra bile sizi korumaya devam ederdi. Ve eğer yaşanan tüm bu olaylardan bir şey öğrendiysem, o da şuydu: Karşınızda yapayalnız görünen hamile bir kadını asla hafife almayın; çünkü bazen onun sessizliğinin arkasında, koca bir aileyi yerle bir edecek kadar güçlü bir gerçek saklıdır.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Evsiz bir adam, lüks arabaları en azından yakından görebilme hayaliyle pahalı bir araba showroom’una girdi
-
“Zengin kocam, elbisem yüzünden beni sakladı
-
Ülkenin en tanınmış sekiz doktoru, bir milyarderin oğlunu saatlerce kurtarmaya çalıştı
-
Tesadüfen, gelinimin eski kahverengi bir bavulu derin bir göle attığını gördüm
-
Miras, İhanet ve Avukatın Planı
-
Köprünün Altında Yaşarken Sandviçimi Bir Yabancıyla Paylaştım… Ertesi Gün Hayatım Tamamen Değişti


