DOLAR
Alış: 44.66
Satış: 44.84
EURO
Alış: 52.65
Satış: 52.86
GBP
Alış: 60.30
Satış: 60.75
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
30.03.2026
64 Görüntüleme
İki yıl önce, on bir yaşındaki kızım Defne’yi toprağa verdim. Eşim Selim hastane evrakları ve cenaze işlemleriyle ilgilenirken, ben adeta dünyadan kopmuştum.
- “Titreyen ellerimle kapı kolunu kavradım ve kapıyı ardına kadar açtım. İçeri adımımı attığımda karşımda gördüğüm manzara, gerçekliğe dair bildiğim her şeyi sonsuza dek parçalayacaktı…” Müdürün devasa deri koltuğunda, ayakları yere zar zor değen, üzerinde biraz bol gelen gri, yıpranmış bir hırka olan küçük bir kız oturuyordu. Dizlerinin üzerinde kavuşturduğu elleri yaprak gibi titriyor, başı öne eğik duruyordu. Kapının şiddetle açılma sesiyle birlikte irkilerek başını hızla kaldırdı. O an zaman durdu. Nefesim boğazımda düğümlendi, göğüs kafesime batan görünmez iğneler kalbimi durduracakmış gibi oldu. Göz göze geldik. O iri, korku dolu ela gözler… Sol yanağında, tam elmacık kemiğinin altındaki o küçük, yıldız şeklindeki çilek lekesi… Çenesi boynuna doğru hafifçe kıvrılan, her gece rüyalarımda gördüğüm o tanıdık yüz hatları… Bu bir benzerlik değildi. Bu acımın yarattığı acımasız bir halüsinasyon, karanlık bir oyun da değildi. Karşımda duran, etiyle kemiğiyle, nefes alan benim kızımdı. Defne’ydi. İki yıl önceki o kahredici günden bu yana hiç büyümemiş gibiydi ama gözlerindeki o çocuksu masumiyetin yerini derin bir yorgunluk almıştı. “Anne?” dedi titrek, cılız bir fısıltıyla. Sesi, telefonda duyduğum o ince, korkmuş sesti. Sesindeki o çaresizlik tınısı ruhumu ortadan ikiye yardı. Dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığılmamak için kapı pervazına sıkıca tutunmak zorunda kaldım. Aklım, gördüğüm bu imkânsız manzarayı reddetmek için çırpınıyordu. İki yıl önce, üzerine toprak atılırken sinir krizleri geçirdiğim o küçük beyaz tabut, mezar taşına dokunduğum o buz gibi anlar beynimde yankılanıyordu. Ama bedenim, bir annenin en ilkel içgüdüleri benden önce davrandı. Ona doğru sendeledim, sonra bir adım daha attım. Önünde diz çöküp kollarımı boynuna sardığımda hissettiğim o tanıdık sabun ve vanilya kokusu, zihnimdeki tüm kara bulutları dağıttı. Ona dokunabiliyordum. O gerçekti. Üşüyordu ama sıcacıktı. “Defne… Benim güzel bebeğim,” diye hıçkırdım, kurumuş, birbirine dolanmış saçlarını öpücükler ardında bırakırken. “Nasıl olur? Sen… Biz seni kaybettik. Ben seni kendi ellerimle…” Cümlemi tamamlayamadım. Boğazımdan sadece acı dolu bir inilti döküldü. Defne incecik kollarını boynuma doladı, küçük bedeni sarsılarak ağlıyordu. “Çok korktum anne,” diye hıçkırdı göğsüme başını gömerken. “Beni bıraktığı o evden kaçmak çok zordu. Kapıları hep kilitliyorlardı. Seni bulamayacağım diye çok korktum.” Müdür masasının arkasında şaşkınlıktan donakalmış, eli telefonun ahizesinde ne yapacağını bilemez halde bize bakıyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip Defne’nin yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Yüzü solgundu, yanakları içine çökmüştü. “Seni kim bıraktı bir tanem? Hangi evden, kimden kaçtın?” Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışıyordum ama içimde uyanan karanlık bir şüphe, zehirli bir sarmaşık gibi kalbimi sarmaya başlamıştı bile. Defne burnunu çekti, o ela gözlerini benim yaşlı gözlerime dikti. “Babam,” dedi yutkunarak
- Kelime dudaklarından döküldüğü an odanın içindeki tüm oksijenin çekildiğini hissettim. “İki yıl önce… O gün okuldan beni babam aldı. Senin kaza geçirdiğini, seni hastaneye götüreceğini söyledi. Ama beni çok uzaklara, başka bir şehre, hiç tanımadığım o insanlara götürdü. Adamın biri babama kalın bir zarf verdi. Babam da bana, ‘Artık adın Aylin, burada yaşayacaksın. Eğer kaçmaya çalışırsan annene çok kötü şeyler yaparlar’ dedi. Seni korumak zorundaydım anne… O yüzden hep sustum.” Sözcükler, havada asılı kalmış paslı bıçaklar gibi tek tek göğsüme saplanıyordu. Selim’in evden çıkarken yüzünde beliren o dehşet ifadesi, arabamın anahtarlarını almamı engellemeye çalışması, “Oraya gitme” diye panikle yalvarması… Parçalar zihnimde korkunç bir gürültüyle yerine oturuyordu. Kaza dedikleri o yangın. Kapalı tabut kuralı. “Yüzü tanınmayacak halde, onu bu şekilde hatırlamanı istemiyorum” diyerek beni ağır sakinleştiricilerle uyutması. Otopsi raporlarının asla bana gösterilmemesi. Hastane süreçlerini, cenaze işlerini tek başına, beni kimseyle görüştürmeden apar topar halletmesi… Ben her gün mezarının başında acımla azar azar ölürken, o kendi kızını karanlık bir pazarlığın içine satmıştı. Selim’in iflas ettiğini duyduğum o eski dedikodular, gizlice yaptığı gece yarısı telefon görüşmeleri… Tefecilere olan borcu yüzünden kendi kanından, canından olan kızımızı karanlık bir çeteye feda etmişti. Ve beni, uğruna yaşamımı bitirdiğim ölü bir çocuğun yasına mahkûm etmişti. O an içimdeki o kırılgan, yas tutan, hayata küsmüş o zavallı kadın öldü. Yerine, yavrusunu korumak için dünyayı yakmaya, dağları devirmeye hazır bir anne doğdu. Ayağa kalktım, bedenim artık titremeyi bırakmıştı. Defne’yi arkama aldım, bedenimi ona siper ettim. Müdüre döndüm. “Lütfen polisi arayın,” dedim buz gibi, kendimin bile tanımakta zorlandığı net bir sesle. “Hemen şimdi. Cinayet büroyu isteyin. Ortada sahte bir ölüm var.” Müdür titreyen elleriyle numarayı çevirdiği sırada, koridordan koşar adım gelen telaşlı ayak sesleri duyuldu. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve Selim nefes nefese içeri daldı. Gözleri önce bana, sonra arkamda korkuyla hırkasına sarılan Defne’ye takıldı. Yüzündeki o şefkatli koca maskesi, o acılı baba rolü saniyeler içinde paramparça olmuş, yerini köşeye sıkışmış, suçüstü yakalanmış bir canavarın paniği almıştı. “Hayatım,” dedi kekeleyerek, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp bana doğru bir adım atarken. “Bana izin ver, her şeyi açıklayabilirim. Bizi öldüreceklerdi! Her şeyi sizin için, bizi korumak için yaptım. Başka çarem yoktu!” Bana doğru bir adım daha attığında, elime geçen ilk şeyi, müdürün masasında duran ağır, demir kâğıt tutacağını sıkıca kavradım ve ona doğru öfkeyle kaldırdım. “Bir adım daha atarsan,” diye tısladım, sesim odanın duvarlarında adeta bir aslanın kükremesi gibi yankılandı. “Seni kendi ellerimle o iki yıldır başucunda ağladığım boş mezara gömerim Selim! Sakın yaklaşma!” Selim’in yüzündeki kan çekildi. Benim gözlerimdeki o saf nefretle karşılaştığında, geri adım atmak zorunda kaldı. Uzaklardan, giderek yaklaşan polis sirenleri duyulmaya başladığında olduğu yere çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. Artık ne yalanları kalmıştı ne de kaçacak bir deliği. O gün, iki yıllık o boğucu karanlık sonsuza dek sona erdi. İnsanlar zamanla acının hafiflediğini söylerler. Belki de yanılıyorlardır. Gerçek acı, canından çok sevdiğinin öldüğünü sandığında değil; en güvendiğin insanın, hayat arkadaşının onu senden çaldığını anladığında başlar. Ama şimdi, sırtıma yaslanmış kızımın o küçük, hızlı kalp atışlarını hissederken bir şeyi çok iyi biliyordum: Bu hayatta hiçbir karanlık, hiçbir yalan onu bir daha benden koparamayacaktı. Hayaletler silinmişti. Yas bitmişti. Şimdi sadece ben ve kızım vardık.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


