Yeni boşanmıştım. Malikânemi hayır kurumuna bağışladım; kayınvalidem çığlık attı:
Yeni boşanmıştım. Malikânemi hayır kurumuna bağışladım; kayınvalidem çığlık attı:
“Peki ya 12 akrabam? Sokağa mı atılacağız?”
Cevabım onu susturdu.
On beş yıllık evliliğim Murat ile buz gibi bir sessizlik içinde sona erdi; bu durum İstanbul’un yarısını şaşkına çevirdi. Dışarıdan bakıldığında—Boğaz’daki seçkin kulüplerde verilen davetler, lüks akşam yemekleri ve sosyete dergilerindeki fotoğraflar—biz mükemmel bir çifttik: o, cesur bir iş insanı; ben ise kusursuz eş, Sarıyer’deki en güzel malikânelerden birinin sahibiydim. Ama gerçek, taş duvarların ve gül bahçelerinin ardına gizlenmişti; ihanetlerle dolu, yavaş yavaş pişen bir kâbustu.
Murat sadece beni aldatmadı; utanmaz birine dönüştü. Son seferinde, metresini benim evime getirecek kadar ileri gitti; sanki salona yeni bir eşya almış gibi tanıttı. Toplantılarında kullandığı o buyurgan sesiyle yüzüme şöyle dedi:
— “Elif, drama yapma. Sen çocuklarla ve evin düzeniyle ilgilen; benim dışarıdaki işlerim seni ilgilendirmez.”
O anda içimde bir şey—yıllardır “aileyi bir arada tutmak” adına katlandığım aşağılanmalar—geri dönülmez şekilde kırıldı. Ama ağlamadım. Ağlamak kaybedenler içindir ve benim zaten bir planım vardı. Boşanma kâğıtlarını, onun hesaplarından tek kuruş talep etmeden imzaladım. O beni aptal sandı; gururum yüzünden elim boş gittiğimi düşündü. Ama kibriyle körleşmiş o adamın unuttuğu bir şey vardı: içinde yaşadığımız malikâne onun değildi. Bu, büyükannem ve büyükbabamdan kalan bir mirastı ve her zaman benim adıma kayıtlıydı.
On beş yıl boyunca sadece bir hainle değil, aynı zamanda annesi İnci Hanım ve onun tarafındaki on iki akrabayla yaşadım. Evimi çekirge sürüsü gibi istila etmişlerdi. Kuzenler, enişteler, yeğenler… hepsi benim sırtımdan geçiniyor, arabalarımı kullanıyor, şarap mahzenimi boşaltıyor ve en kötüsü, beni kendi evimde misafir gibi görüyorlardı. İnci Hanım, elinde tespihi ve dilinde zehriyle hep şöyle derdi:
— “Oğlum sana soyadını verdiği için şükret, Elif. Biz olmasak sen bir hiç olurdun.”
Boşanmanın kesinleştiği gün, herkesi büyük yemek salonunda topladım. İnci Hanım, tahtı olmayan bir kraliçe gibi masanın başında oturuyordu. Murat yoktu; muhtemelen “yeni oyuncağıyla” son kalan saygınlığını harcıyordu. Ben bile kendi sakinliğimden ürktüm. Belgeyi masanın üzerine koydum ve bombayı patlattım:
— “Bitti. Murat ve ben artık hiçbir şey değiliz. Ve bu ev bana ait olduğu için, onun kirli izlerinin bu duvarlarda kalmasını istemiyorum. Bu mülkü ‘Yaşlılara Işık Vakfı’na yasal olarak bağışladım. Yarın itibarıyla burası yetim çocuklar ve evsiz yaşlılar için bir sığınak olacak. Eşyalarınızı toplayıp gitmeniz için bir haftanız var.”
Ardından gelen sessizlik mezar sessizliğiydi; sadece yere düşen bir kaşığın sesi duyuldu. Masadaki on iki yüz, şaşkınlıktan mutlak dehşete geçti. İnci Hanım öfkeyle ayağa fırladı, sandalyeyi devirdi. Bana yaklaştı, kolumu tırnaklarıyla sıktı ve cehennemden çıkmış gibi bir sesle bağırdı:
— “Delirdin sen, Elif! İçine şeytan kaçmış! Evi bağışlamak da ne demek? Burada on iki kişi yaşıyoruz! Nereye gitmemizi istiyorsun? Aptal gururun yüzünden bizi sokağa mı atacaksın? Ailene karşı hiç vicdanın yok mu?”
Gözlerinin içine baktım. Soğuk bir gülümseme yüzümde belirdi. On beş yıldır boğazımda düğümlenen her şey sonunda çözüldü.
— “Vicdan mı, İnci Hanım?” dedim, kolumu tiksintiyle kurtararak. “Yıllarca benim kanımla yaşayıp yüzüme tüküren sizdiniz; vicdanı siz sorgulamalısınız. Benim kalbim çok rahat, çünkü sonunda minnet bilen insanlara yardım edecek. Siz benim ailem değilsiniz, birer parazitsiniz. Sokakta kalmaktan bu kadar korkuyorsanız, gidin oğlunuzdan ve metresinden yardım isteyin. Bakalım benden talep ettiğiniz o ‘kalp’ onlarda var mı?”
Hepsi sustu. On beş yıl boyunca ilk kez, o evde bana karşı tek bir hakaret bile duyulmadı. Güç el değiştirmişti ve “Yılmaz” ailesinin yalanlarla kurduğu imparatorluk taş taş yıkılıyordu.
Haber, İstanbul’un damarlarında barut gibi yayıldı. Murat iki saat sonra malikâneye geldi; spor arabasının fren sesi tüm sokakta yankılandı. Kapıyı tekmeleyerek içeri girdi, yüzü öfkeden çarpılmıştı. Ardından metresi geldi; kristal avizelere artık gizleyemediği bir açgözlülükle bakıyordu.
— “Elif! Bu ne saçmalık?!” diye kükredi Murat, çantasını sehpanın üzerine fırlatarak. “Annem beni aradı, çıldırmış gibi konuşuyordu. Evi bağışladığını söylüyor. Bunu yapamazsın! O ev bizim!”
Kanepeden kalktım, zarafetim onu bir anlığına susturdu. Onu baştan aşağı süzdüm, ardından yanındaki kadına baktım; yüksek tavanların altında birden küçülmüş gibiydi.
— “Yanılıyorsun, Murat. ‘Bizim’ değil. Hiçbir zaman olmadı,” dedim, avukatımın o sabah verdiği tapuyu göstererek. “Bu ev evliliğe mal ayrılığı rejimiyle girdi; doğrudan bana kalan bir miras. Sen kendi işlerinin beni ilgilendirmediğini söylediğine göre, benim mal varlığımla ilgili kararlarım da seni ilgilendirmez.”
İnci Hanım merdivenlerden dramatik bir şekilde ağlayarak indi. Etrafında, eşyalarını çöp torbalarına doldurmaya başlamış akrabaları vardı; vakfın kamyonları çoktan kapıya yanaşmıştı.
— “Murat, bir şey yap!” diye bağırdı yaşlı kadın, titreyen parmağıyla beni işaret ederek. “Bu kadın bizi sokak köpekleri gibi kovuyor! On iki akraban bugün kaldırımda yatacak!”
Murat bana yaklaştı, her zamanki tehditkâr tonunu kullanmaya çalışarak:
— “İyi dinle beni, Elif. Bunun yanına kalacağını sanıyorsan çok yanılıyorsun. Seni mahkemelerde süründürürüm, üstündeki her şeyi alırım. Ailemi sokağa atamazsın. Ahlakın nerede? Çocuklarımın annesi nerede?”
— “Çocuklarım benimle, beş yıldızlı bir otelde ve bu zehirli ortamdan uzak oldukları için mutlular,” dedim gözümü kırpmadan. “Ailene gelince… metresini yerleştirdiğin lüks dairen var ya? Onları oraya al. Bakalım on dört kişi tek banyoyu paylaşırken aşkın ne kadar sürüyor.”
Metresinin yüzü bembeyaz kesildi. Kendini İnci Hanım’a yemek yaparken ve yeğenlerin bağırışlarına katlanırken hayal etti. Bir adım geri attı, Murat’ın kolunu bıraktı.
— “Asla!” diye bağırdı. “O daire benim! Onu ikimiz için aldığını söylemiştin!”
Hikayenin Devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsin... 👇
