DOLAR
Alış: 46.00
Satış: 46.18
EURO
Alış: 53.15
Satış: 53.36
GBP
Alış: 61.45
Satış: 61.91
Doktor, otopsi masasında ölü olarak ilan edilen ikiz kızların zayıf kahkahalarını duyunca şoke oldu
- BÖLÜM 1 “Eğer bu iki kız çocuğu yeniden gözlerini açarsa, bu gece o konaktan kimse kelepçesiz çıkamaz.” Dr. Emre Aydın’ın ağır sesi, İstanbul’daki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin otopsi odasında yankılandı. Dışarıda hafif bir yağmur camlara vuruyor, içeride ise iki soğuk çelik sedye üzerinde 10 yaşındaki ikiz kız kardeşler yatıyordu—Sıla ve Mira Yılmaz. Kayıtlara göre iki çocuk, Nişantaşı’ndaki büyük bir köşkte gece uykusunda nefeslerinin durması sonucu hayatını kaybetmişti. Aile, günlerdir hastaydıklarını söylemişti. Özel doktor da ölüm raporunu düzenlemişti. Polis yalnızca formalite gereği inceleme için cesetleri hastaneye göndermişti. Ama Dr. Emre için hiçbir şey “formaliteden” ibaret değildi. Bu kadar küçük yaşta iki çocuk. Aynı örgülü saçlar. Aynı pembe pijamalar. Elleri karınlarının üzerinde. Yüzleri öyle sakindi ki, sanki her an okul servisinin kapısı açılacak ve annelerinin sesiyle uyanacaklardı. Yanındaki genç adli tıp asistanı Dr. Elif Demir, ilk kez böyle bir vakaya tanık oluyordu. Dosyayı tutuyordu ama gözleri sürekli çocukların yüzlerine kayıyordu. Birden Elif geri çekildi. “Hocam… duydunuz mu?” Dr. Emre gözlüğünün üzerinden baktı. “Ne duydun?” Elif’in boğazı kurumuştu. “Bir kahkaha… küçük bir kız çocuğu gibi.” Odada sessizlik vardı. Sadece havalandırmanın uğultusu ve metal tepsilerin hafif tıkırtısı duyuluyordu. Emre derin bir nefes aldı. 28 yıldır devlet hastanelerinde otopsi yapıyordu. Zengin ailelerin yalanlarını, yoksulların çaresizliğini, miras kavgalarını, sigorta oyunlarını görmüştü. Ölümün ardındaki insanlığı çok iyi biliyordu. “Elif, korku zihne oyun oynatır. Kendini toparla.” Elif başını salladı ama elleri titriyordu. Dosyada “muhtemel gıda zehirlenmesi” yazıyordu. Polis, çocukların odasında gümüş kapaklı iki fincan ve içinde pembe renkli az miktarda sıvı kalan küçük bir cam şişe bulmuştu. “Dışarıdan gelme bir şey yok,” dedi Emre yavaşça. “Bu, evin içinde olmuş.” Elif dudaklarını ısırdı. “Yani biri onları öldürmeye mi çalıştı?” Emre cevap vermedi. Eldivenlerini giydi, stetoskopu aldı ve Sıla’nın yanına eğildi. Odanın soğuğu bir anda daha da arttı. Göğsüne elini uzattığı anda Elif çığlık attı. “Hocam, elini çek!” Emre sert bir bakış attı. “Ölüm sonrası refleksler olabilir.” “Hayır hocam,” dedi Elif, gözleri dolarak, “beni tuttu… parmağımı tuttu.” Emre anlık bir duraksadı. Sonra Sıla’nın boynuna iki parmağını koydu. Eğilip göğsünü dinledi. Bir kalp atışı. Çok zayıf. Çok yavaş. Ama vardı. Sıla’nın dudaklarından yarım kalmış bir kahkaha gibi ince bir ses çıktı; sanki rüyasında kardeşine sesleniyordu. Elif duvara tutunmak zorunda kaldı. “Hocam… yaşıyor.” Emre hemen Mira’ya yöneldi. Onun da kirpiklerinde hafif bir kıpırtı vardı. Nabız orada da vardı. Nefes, cihaz olmadan fark edilemeyecek kadar zayıftı. “ACİL EKİBİ ÇAĞIRIN!” diye bağırdı Emre. “Polisi durdurun! Hiçbir şey teslim edilmeyecek! Savcıyı arayın, hemen!” Elif koştu ama Emre’nin gözü çocukların bileklerine takıldı. İkisinde de ince ipten yapılmış küçük düğüm bileklikler vardı; sanki korkuyu unutmamak için kendilerine bağladıkları bir işaret gibi. Sıla’nın bileğinde mavi kalemle yazılmış tek bir kelime vardı: “Anne.” Emre’nin kalbi bir an duracak gibi oldu. Çünkü ölü sanılan iki çocuk sadece hayatta değildi. Birini gerçeği anlatmak için ölümden geri dönmüş gibiydiler. BÖLÜM 2 Tam üç hafta önce, o aynı kahkaha Nişantaşı’ndaki Yılmaz Köşkü’nün bahçesinde yankılanıyordu. Muson değil, İstanbul’un ağır yaz yağmurlarından sonra gelen nemli bir öğleden sonraydı. Bahçeye beyaz sandalyeler dizilmiş, hizmetliler çay ve börek servis ediyor, inşaat sektörünün güçlü isimlerinden Arda Yılmaz ise ikiz kızları Sıla ve Mira’yı yağmurun altında oynarken izleyip gülümsüyordu. Annesi Nefise Yılmaz iki yıl önce Ege Otoyolu’nda bir kazada hayatını kaybetmişti. Arda o günden beri ağır bir suçlulukla yaşamıştı. Sonra hayatına Kıvılcım girmişti—yumuşak konuşan, zarif giyinen, herkesin önünde çocuklara sevgi gösterisi yapan bir kadın. Ama o gün Mira’nın oynarken attığı su dolu kova yanlışlıkla Kıvılcım’ın üzerine dökülmüştü. Pahalı elbisesi sırılsıklam olmuş, misafirler sessizleşmişti. Kıvılcım gülümsemişti. “Çocuk işte Arda, boş ver.” Ama odaya çıkar çıkmaz kapıyı sertçe kapattı. “Bu iki çocuktan bıktım anne.” Annesi Şükran Yılmaz koltukta oturmuş, ağır ağır çayını yudumluyordu. “Sesini kıs. Duvarların kulağı var.” Kıvılcım’ın gözleri öfkeyle dolmuştu. “Her şey onların olacak. Köşk, şirket, Nefise’nin bıraktığı vakıf… Ben bu evde varım ama yokum.” Şükran soğuk bir sesle konuştu: “O zaman beklemeyeceksin.” Günler sonra Sıla sık sık hastalanmaya başladı. Ateş, kusma, halsizlik… Doktorlar net bir sebep bulamıyordu. Kıvılcım herkesin yanında üzgün görünürken, yalnız kaldığında yüzü sertleşiyordu. Mira hiçbir zaman kardeşinin elini bırakmıyordu. Bir akşam Şükran, Sıla için tatlı gönderdi. Sıla kâseyi iterek uzaklaştırdı. “Ben bunların verdiği hiçbir şeyi yemem.” Mira fısıldadı: “Ben önce tadacağım. Sonra sen ye.” On dakika sonra Mira yere yığıldı. O gece iki kardeş, mutfağın dışında Kıvılcım ile Şükran’ın konuşmasını duydular. “Yarın Sıla da bitecek,” dedi Şükran. “Mira zaten kardeş acısına dayanamaz. Kimse şüphelenmez.” Sıla, Mira’nın ağzını sıkıca kapattı. Ertesi gün Şükran’ın uyku damlalarının şişesini değiştirdiler ve gerçek zehri cam bir vazonun arkasına sakladılar. Gece olduğunda Kıvılcım iki fincanla odaya geldi. “Benim kızlarım… bunu için, rahat uyursunuz.” İkisi içiyormuş gibi yaptı. Bir süre sonra nefesleri o kadar yavaşladı ki Arda’nın çığlığı bütün köşkü inletti. Ama Kıvılcım boş şişeyi fark etmişti. Ve o an ilk kez, çocukların ölmeden önce gerçeği bildiğini anladı. BÖLÜM 3 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin acil servisinde o gece kimse normal şekilde nefes alamıyordu. Ölü ilan edilen iki çocuk artık makinelerle hayata bağlanmıştı; doktor ekibi vücut ısılarını sabitlemeye çalışıyor, polis koridorda nöbet tutuyor, Dr. Emre Aydın ise aynı cümleyi tekrar edip duruyordu: “Bu iki çocuk otopsi masasına canlı getirilmişti. Bu ya aceleyle ölüm ilan edildiğini ya da gerçeği söylemeden önce susturulmak istendiğini gösterir.” Dr. Elif Demir sessizce duruyordu. Gözleri Sıla’nın bileğine yazılmış kelimeye takılmıştı: “Anne.” Çocukların durumu biraz stabil hale geldiğinde Emre yanlarına gitti. Sıla’nın göz kapakları ağırdı. Mira’nın eli kardeşinin parmaklarına kenetlenmişti. “Evladım,” dedi Emre yumuşak bir sesle, “bileklerinize neden ‘anne’ yazdınız?” Sıla’nın gözlerinden yaş aktı. “Annemiz… korkarsanız birbirinizin elini tutun derdi… anne hiçbir yere gitmez derdi.” Mira sesi titreyerek konuştu: “Biz ölmek istemedik amca. Babamızı kurtarmak istedik.” Emre’nin boğazı düğümlendi. “Babanızı mı?” Sıla zorla başını salladı. “Kıvılcım teyze diyordu ki… babamı da yavaş yavaş ilaçla uyutacakmış. Sonra her şey onların olacakmış.” Elif hemen not aldı. Dışarıdaki Komiser Demirbaş telsizle bilgi geçti. Artık bu olay bir kaza değildi; cinayete teşebbüs, planlı zehirleme ve miras için kurulmuş bir tuzaktı.
- Aynı saatlerde Nişantaşı’ndaki Yılmaz Köşkü’nde Arda Yılmaz çökmüştü. Salon siyah örtülerle doluydu. Akrabalar ağlamış, komşular fısıldaşmıştı. Herkes “Yazık, Arda ikinci evliliğinde de mutlu olamadı” diyordu. “Üvey anne çok iyi görünüyordu” diyenler bile vardı. Kıvılcım merdiven yanında oturuyordu ama gözlerinde yaş yoktu—sadece korku vardı. Annesi Şükran, dolapları açıp para, mücevher ve pasaportları bir çantaya dolduruyordu. “Anne… polis geri gelecek,” diye fısıldadı Kıvılcım. “Doktorlar cesedi durdurdu.” Şükran ona sertçe baktı. “Sus. Zengin evlerde çocuk ölümü uzun sürmez, evrak kapanır.” “Ama o boş şişe…” “O uyku damlasıydı. Asıl zehri ben sakladım.” Kıvılcım’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bizi duydular. Mira bana bakarken her şeyi biliyordu gibi bakıyordu.” Şükran soğuk bir sesle söyledi: “Bakmakla bir şey olmaz. Ölü çocuk konuşmaz.” Tam o sırada kapı şiddetle çalındı. Arda, dua odasından kızlarının fotoğrafı önünden kalktı, sendeleyerek salona geldi. Gözleri şişmişti, yüzü bir gecede yaşlanmıştı. Kıvılcım hemen yanına koştu. “Açmayın Arda… lütfen, daha fazla dayanamazsınız.” Arda ilk kez onu itti. “Benim kızlarım öldü. Beni daha ne yıkabilir?” Kapı açıldı. Dışarıdaki manzara evin nefesini kesti. Yağmur altında ambulansın ışıkları yanıp sönüyordu. İki kadın sağlık görevlisinin arasında Sıla ve Mira duruyordu—zayıf, solgun, battaniyelere sarılmış ama canlı. Arda dizlerinin üzerine çöktü. “Hayır… bu olamaz…” Mira titreyerek fısıldadı: “Baba…” Arda o sesi duyar duymaz kendini tutamadı. Kızlarını kucakladı, uzun süre ağladı. “Beni affedin… kör oldum… sizin korkunuzu göremedim…” Sıla onun gömleğini tuttu. “Sana çok söyledik… biz korkuyorduk.” Arda’nın gözlerine utanç çöktü. Kızlarının geceleri gelip “Yemek tadı kötü” demesini, Kıvılcım’ın yanında susmalarını hatırladı. Her seferinde “alışırlar” demişti. Kendi çocuklarının korkusunu anlamamıştı. Kıvılcım geri çekildi. Yüzü bembeyazdı. “Bu yalan! Onlar şokta, ne dediklerini bilmiyorlar!” Komiser Demirbaş içeri girdi. Emre, Elif ve iki polis memuru yanındaydı. Emre dosyayı açtı: “Bu çocukların vücudunda nefes ve nabzı yavaşlatan ilaç kalıntıları bulundu. Evdeki kaplar, çay fincanları ve köşkün arkasında saklanmış bir şişede de zehir izleri tespit edildi.” Kıvılcım çığlık attı: “Bana iftira atılıyor!” Elif küçük bir paketi öne çıkardı. “Sıla ve Mira’nın bileklerindeki düğümlerde gizlenmiş bir not bulundu.” Kağıtta çocuk el yazısı vardı: “Kıvılcım teyze ve nene bize ilaç verip öldürmek istiyor. Baba, eğer uyanmazsak annemin fotoğrafının arkasına bak.” Arda titreyen ellerle kağıdı aldı. Harfler gözünde dağıldı. Komiser sordu: “Annenin fotoğrafı nerede?” Nişantaşı’ndaki Yılmaz Köşkü’nün ibadet odasında, Nefise Yılmaz’ın büyük bir fotoğrafı asılıydı. Altındaki çiçekler solmuştu. Polis fotoğrafı dikkatlice kaldırdı. Arkasındaki duvarda gizli bir bölme vardı. İçinden eski bir cep telefonu çıktı. Nefise’nin telefonuydu; Arda onu hatıra diye saklamıştı. İkizler muhtemelen yıllar içinde onun ses kaydı özelliğini kullanmayı öğrenmişti. Elif telefonu açtı. Batarya zayıftı ama tek bir kayıt oynatılabildi. Şükran’ın sesi netti: “Yavaş yavaş ver. Önce halsizlik olur, sonra herkes hastalık der. İkisi de ortadan kalkınca vakıf tamamen bize kalır.” Ardından Kıvılcım’ın sesi geldi: “Arda hiçbir şey anlamaz. Ben ağladığımda her şeyi kabul ediyor.” Odada bulunan herkes Arda’ya baktı. Arda taş kesilmişti. Bir babanın güveni, kendi evinin duvarlarında parçalanıyordu. Kıvılcım kaçmaya kalktı ama kadın polis bileğini yakaladı. “Bırak beni! Her şeyi annem yaptı! Ben kimseyi öldürmedim!” Şükran o sırada odasından çıktı. Yüzü ter içindeydi. Elinde, panikle “uyku ilacı” sandığı o küçük şişe vardı. “Kıvılcım…” sesi çatladı, “bu… bu hangi şişeydi?” Kıvılcım’ın gözleri büyüdü. “Anne, sen ne içtin?” Şükran’ın dudakları morarmaya başladı. Boğazını tutarak mermer zemine yığıldı. Ağzından köpükler çıktı. Evde panik koptu. Dr. Emre hemen eğildi, sağlık ekipleri müdahale etti. Ama Emre’nin bakışı, gerçeğin mahkemeden önce hükmünü verdiğini söylüyordu. Çocukları öldürmek için kullanılan zehir, panik anında Şükran’ın kendi içine girmişti. Kıvılcım çığlık atıyordu: “Anne! Kalk! Ben bunu istemedim!” Sıla Mira’nın gözlerini kapattı. Mira kardeşinin elini daha sıkı tuttu. Komiser Demirbaş, Kıvılcım’a kelepçe taktı. Bu kez çığlıklarında ne sahte bir pişmanlık vardı ne de inkar—sadece elinden giden hayatın korkusu. “Ben sadece Arda için yaptım! Bu evde yer istiyordum!” Arda ona ilk kez baktı. Sesi çok düşüktü ama içinde kırılmış bir dünyanın ağırlığı vardı: “Yer isteseydin belki olurdu. Ama sen çocuklarımın nefesini alarak, bu evde kendi gölgende bile yer bırakmadın.” Kıvılcım götürüldü. Şükran hastaneye kaldırıldı ama yolda hayatını kaybetti. Dosyası kapanmadı; suçun kökü olarak kayıtlara geçti. Kıvılcım hakkında cinayete teşebbüs, planlı zehirleme ve çocuklara karşı ağır suçlar işlendi. Aile doktoru, ölüm raporunu eksik incelemeyle verdiği için görevden uzaklaştırıldı. Ev çalışanları, Kıvılcım’ın çocukların yemeklerini sık sık kendisinin götürdüğünü doğruladı. Arda o gece Kıvılcım’ın odasını kilitledi. Ertesi gün mahkemeye başvurarak çocuklarının koruma altına alınmasını sağladı. Nefise Yılmaz adına kurulan vakıf yeniden aktif edildi; tüm mal varlığı Sıla ve Mira’nın geleceği için yasal denetime alındı. Ama gerçek iyileşme kâğıtlarla gelmedi. Aylar boyunca Sıla geceleri çığlıkla uyandı. Mira yemekten önce her şeyi kokladı. Arda onların odasının önünde yerde uyudu çünkü kapı kapalıyken nefes alamıyorlardı. Her sabah sütü kendisi ısıttı, her akşam okuldan kendisi aldı, her pazar onları Nişantaşı’ndaki küçük gölete götürdü—anneleri Nefise’nin onlara ördekleri gösterdiği yere. Bir gün Sıla sordu: “Baba… neden bizi önce dinlemedin?” Arda cevap veremedi. “Sadece yalnız kalmaktan korktum… sizin korkunuzu duyamadım.” Mira fısıldadı: “Şimdi duyacak mısın?” Arda ağladı. “Artık nefesiniz değişse bile duyacağım.” Zamanla köşkün havası değişti. Sahte gösteriş gitti. Yerine küçük akşam yemekleri geldi. Mutfakta artık çocukların sevdiği yemekler pişiyordu. İbadet odasında Nefise’nin fotoğrafının arkasında artık sır yoktu. Sadece küçük bir not vardı: “Çocukların sesini hayal sanma.” 6 ay sonra Sıla ve Mira okula geri döndü. Çocuklar onlara fısıldadı, bazıları korktu, bazıları ağladı. Öğretmenleri onları sarıldı. Sıla Mira’nın elini bırakmadı ama artık titremiyordu. Dönüş yolunda Arda onları Nişantaşı’ndaki hatıra parkına götürdü. Orada Nefise’nin anısına küçük bir taş vardı. İkisi de iki küçük kurdele bıraktı. Üzerlerinde aynı kelime yazıyordu: “Anne.” Mira taşı okşadı: “Kaybetmedik.” Sıla başını salladı: “Çünkü anne demişti… yalnız değiliz.” Arda arkalarında duruyordu. O an anladı ki baba olmak sadece korumak değil, duymak demekti. Ve o gece otopsi odasında duyulan o hafif kahkaha, sadece iki çocuğun hayata dönüşü değil… Bütün çocukların, duyulmayı bekleyen sessiz çığlığıydı.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Milyoner, eski eşini bir bankta 3 bebekle uyurken buldu
-
Annem, yeni evimin açılışına gelmeyip kız kardeşimle gitmeyi tercih etti.
-
Doktor, otopsi masasında ölü olarak ilan edilen ikiz kızların zayıf kahkahalarını duyunca şoke oldu
-
Büyükannemin öldüğü gün yaptığım ilk şey ağlamak olmadı
-
Doğum yapmak için hastaneye tek başına girdi
-
Kayınvalidem, ailesinin borçlarını ödediğim halde üniversite mezunu olmadığım için benimle alay etti


