DOLAR
Alış: 46.00
Satış: 46.18
EURO
Alış: 53.15
Satış: 53.36
GBP
Alış: 61.45
Satış: 61.91
Annem, yeni evimin açılışına gelmeyip kız kardeşimle gitmeyi tercih etti.
- 🥀Annem, yeni evimin açılışına gelmeyip kız kardeşimle gitmeyi tercih etti. Ama bir hafta sonra akşam yemeğim televizyonda yayınlanınca, beni “ailesini küçük 🥰düşürmekle” suçlamak için durmadan aradılar.😡 — Yeni evinin açılışına gelemeyeceğiz. Kız kardeşin de bu hafta sonu taşınıyor. Annemin mesajını okuduğumda, Ege Denizi’ne bakan villamın mutfağında ayakta duruyordum. Kristal kadehlerin kutuları hâlâ mutfak adasının üzerinde duruyordu ve gün batımının turuncu ışıkları camlardan içeri süzülüyordu. O anı mahvedebilecek hiçbir şey yokmuş gibi görünüyordu. Mesajda ne bir selam vardı ne de bir özür. Sadece o cümle. Yine Selin. Yine ben ikinci planda. Benim adım Elif Yılmaz. Otuz yaşındayım ve iç mimarım. Uzun yıllar boyunca, yeterince çalışırsam bir gün ailemin dönüp bana bakacağını, benim de değerli olduğumu kabul edeceğini düşündüm. Ama bizim evde güneş her zaman küçük kız kardeşim için doğardı. Ankara’nın sakin bir mahallesinde büyüdük. Demir kapısına yaseminlerin sarıldığı sıradan bir evdi. Babam her zaman ütülü gömlekler giyer, her konuda fikrini yüksek sesle söylerdi. Annem ise insanların ne düşüneceğiyle, komşuların ne konuşacağıyla meşguldü. Ve Selin… Selin tartışmasız evin gözdesiydi. Sekiz yaşındayken okulda bir resim yarışması kazandım. Sertifikamı dikkatlice katlayıp akşam yemeğine götürdüm. Birinin bana ne kazandığımı sormasını bekliyordum. Ama o gece Selin yeni öğrendiği bir dans gösterisini yaptı. Annem ve babam salonda onu alkışladı. Benim sertifikam ise meyve sepetinin altında kaldı. Bir daha kimse ondan söz etmedi. Hayatımız hep böyle geçti. Benim başarılarım birkaç saatliğine buzdolabına asılırdı. Selin’in istekleri ise haftalarca konuşulurdu. Bayram sofralarında sandalye eksik olduğunda mutfakta oturan hep ben olurdum. Teyzelerle ya da çocuklarla birlikte yemek yerdim. Selin ise daima masanın ortasındaydı. Dinlenen oydu. Görülen oydu. Önem verilen oydu. Bu yüzden evin arkasındaki eski depoya sığınmaya başladım. Orada ahşap, boya ve toz kokusu vardı. Sessizlik vardı. Huzur vardı. On iki yaşındayken eski tahtalardan küçük bir masa yaptım. Eğriydi, kusurluydu ve köşelerinden biri çatlamıştı. Ama ayakta duruyordu. Ve bana aitti. İzin istemeden yaptığım ilk şeydi. O masanın üzerinde ders çalıştım. Çizimler yaptım. Bir gün tasarlayacağım evlerin hayalini kurdum. Daha sonra İstanbul’da iç mimarlık okumak için burs kazandım. Bunu aileme anlattığımda annem sadece: — Güzel. Demek şu dekorasyon merakını gerçekten ciddiye alıyorsun, dedi. Babam omuz silkti. — En azından evlenene kadar oyalanacak bir işin olur. Selin ise tek bir soru sordu: — O zaman odan bana mı kalacak? Ben İstanbul’a giderken yanıma kıyafetlerimi, çizim defterlerimi ve o eski masamı aldım. Yıllar sonra aynı masa küçük ofisimin merkezindeydi. Kimsenin istemediği işleri kabul ettim. Kasvetli klinikler. Kötü aydınlatılmış kafeler. Dar daireler. Duvarları kendi ellerimle boyadım. Gece yarılarına kadar çalıştım. Geç ödeme aldım. Ama insanların nefes alabildiği mekânlar tasarladım. Ve zamanla ismim duyulmaya başladı. Otuz yaşımda İzmir’in Çeşme ilçesinde denize sıfır bir arsa satın aldım. Kendi evimi kendim tasarladım. Gösteriş için değil. Ait olmak için. Bu yüzden evin merkezine devasa bir yemek masası koydum. On altı kişilik. Aynı sandalyeler. Aynı mesafe. Baş köşe yoktu. Kimse ikinci sınıf değildi. Kimse mutfağa sürülmeyecekti. Ev tamamlanmadan birkaç ay önce, ünlü bir televizyon programı benimle iletişime geçti. Genç bir Türk tasarımcının deniz kenarındaki evini çekmek istiyorlardı. Annemin yorumu şu oldu: — Zaten küçüklüğünden beri eşyaların yerini değiştirip dururdun. Selin ise bana mesaj attı: — Kameralar beni de çekecek mi? Profilim çok iyidir. Yine de hepsini açılışa davet ettim. Arkadaşlarımı. Müşterilerimi. Ekibimi. Ve ailemi. İçimdeki o küçük kız hâlâ bir mucize bekliyordu. Belki bu kez beni görürlerdi. Belki bu kez kim olduğumu anlarlardı. Ama açılıştan iki gün önce annemin mesajı geldi. “Gelmeyeceğiz.” Ben sadece: “Tamam.” diye cevap verdim. Ve o anda yıllardır kaçtığım gerçekle yüzleştim. Beni hiçbir zaman seçmeyeceklerdi. Bu farkındalık hem canımı yaktı hem de beni özgürleştirdi. Bu yüzden onlara odaklanmayı bıraktım. Hayatları boyunca görünmez bırakılan insanları düşünmeye başladım. Her aile yemeğinde ayakta kalanları. Kimsenin gerçekten dinlemediği insanları. Kasiyer olarak çalışan ve her toplantıda sofrayı kurmak zorunda kalan halam Aysel’i. Boşandığı için aile içinde rahatsızlık gibi görülen kuzenim Emre’yi. Konuşmaya başladığında susturulan babaannem Fatma’yı. Kimsenin nasıl olduğunu sormadığı bekar anne kuzenim Zeynep’i. Hepsine tek tek mesaj attım. “Cumartesi akşamı evimde yemek var. Gelmeni çok isterim. Aç gel.” Sonra herkes için yeni tabaklar sipariş ettim. Aynı kadehler. Aynı çatal bıçaklar. Kimsenin birbirini engellemeyeceği alçak çiçek düzenlemeleri. Ve o gece, çocukluğumdan kalan eski masamın başında oturup her sandalye için bir kart yazdım. **Buraya aitsin.** Son kartı da bitirdiğimde içimde yıllardır eksik duran bir parçanın yerine oturduğunu hissettim. Ama o akşam yaşanacakların, hayatımdaki her şeyi değiştireceğini henüz bilmiyordum
- Cumartesi akşamı geldiğinde ev ışıl ışıldı. Denizden hafif bir meltem esiyor, gün batımının kızıllığı camlardan içeri vuruyordu. Davetliler yavaş yavaş gelmeye başladı. İlk gelen halam Aysel oldu. Elinde küçük bir çiçek vardı. “Kimse beni yıllardır bir yere davet etmedi,” dedi utangaç bir gülümsemeyle. Ardından Emre geldi. Sonra Zeynep. Sonra babaannem Fatma. Her biri masadaki isim kartını görünce duraksıyordu. Kartların üzerinde tek bir cümle yazıyordu: “Buraya aitsin.” Bazılarının gözleri doldu. Çünkü hayatlarında ilk kez gerçekten davet edilmiş hissediyorlardı. Akşam ilerledikçe kahkahalar yükselmeye başladı. Kimse kimsenin sözünü kesmiyordu. Kimse üstünlük taslamıyordu. Masanın etrafındaki insanlar yıllardır özledikleri şeyi bulmuş gibiydi. Değer görmek… Tam yemek servis edilirken kapı çaldı. Kapıyı açtığımda televizyon ekibi karşımdaydı. Programın yapımcısı gülümseyerek elimi sıktı. “Çekimler beklediğimizden çok daha etkileyici oldu. Bu akşamki özel bölümde eviniz ve hikâyeniz yayınlanacak.” Saatler sonra herkes salonda toplandı. Dev ekranda program başladı. Evimin görüntüleri ekrana geldi. Ardından benimle yapılan röportaj yayınlandı. Sunucu bana sordu: “Bu evde en çok gurur duyduğunuz şey nedir?” Bir süre düşündükten sonra cevap vermiştim. “Bu evin manzarası değil. Bu evin büyüklüğü değil. Bu masadır.” Kamera yemek masasına dönmüştü. “Çocukluğum boyunca kendimi ait hissetmedim. Bu yüzden burada hiç kimsenin dışlanmadığı bir masa kurmak istedim.” Program yayınlandıkça sosyal medya adeta patladı. Binlerce insan hikâyeyi paylaşıyordu. Yüzlerce yorum geliyordu. Birçok kişi kendi ailelerinde yaşadıkları benzer şeyleri anlatıyordu. O gece telefonum susmadı. Ama en dikkat çekici arama ertesi sabah geldi. Annemdi. Açmadım. Bir daha aradı. Bir daha. Bir daha. Sonunda mesaj gönderdi. “Televizyonda bizi rezil ettin.” Ardından babam yazdı. “Aile meseleleri dışarı taşınmaz.” Selin ise öfke dolu bir ses kaydı gönderdi. “İnsanlar beni arayıp duruyor. Bizi kötü göstermeye hakkın yok.” Telefonu sessize aldım. Çünkü ilk kez savunma yapma ihtiyacı hissetmiyordum. Ben kimsenin adını vermemiştim. Kimseyi suçlamamıştım. Sadece kendi hayatımı anlatmıştım. İnsanlar kendilerini o hikâyede gördüyse bunun sebebi benim söylediklerim değil, onların yaptıklarıydı. Bir hafta sonra annem ve babam habersizce eve geldi. Kapıyı açtığımda ikisi de şaşkın görünüyordu. Çünkü karşılarında yıllarca susturdukları kız çocuğu yoktu. Kendi hayatını kurmuş bir kadın vardı. Annem içeri bakarak konuştu. “Ne kadar büyümüş…” Ama sesinde gurur değil, pişmanlık vardı. Babam uzun süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça: “Belki sana karşı adil davranmadık,” dedi. Bu cümleyi duymak için yıllarca beklemiştim. Ama artık ihtiyacım kalmamıştı. Gülümsedim. “Kırgın değilim,” dedim. “Ama artık eski Elif değilim.” Onlar gittikten sonra terasa çıktım. Denize baktım. Masanın etrafında hâlâ önceki geceden kalan boş kadehler duruyordu. Bir zamanlar ailemin sevgisini kazanmak için uğraşan küçük kız artık yoktu. Çünkü sonunda anlamıştım: Bazı insanlar sizi hiç seçmez. Ama bu, seçilmeye layık olmadığınız anlamına gelmez. Bazen gerçek aile, sizi dünyaya getirenler değil… Size ait olduğunuzu hissettirenlerdir. Ve o gece, denizin karşısında otururken ilk kez gerçekten evimde olduğumu hissettim.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Milyoner, eski eşini bir bankta 3 bebekle uyurken buldu
-
Annem, yeni evimin açılışına gelmeyip kız kardeşimle gitmeyi tercih etti.
-
Doktor, otopsi masasında ölü olarak ilan edilen ikiz kızların zayıf kahkahalarını duyunca şoke oldu
-
Büyükannemin öldüğü gün yaptığım ilk şey ağlamak olmadı
-
Doğum yapmak için hastaneye tek başına girdi
-
Kayınvalidem, ailesinin borçlarını ödediğim halde üniversite mezunu olmadığım için benimle alay etti


